ba_l_k_yaz_s_.derg_.5.jpg

SAYFA-2
SAYFA-3
SAYFA-4
SAYFA-5

SAYFA-5


naan.ba_l_k.2.jpg

Readmore öldü, kendi ellerimle öldürdüm onu ve şeytanın bahçesi mahvoldu, ateşe verildi. Tüm bunları açıklıkla hatırlıyorum ve halen hatırlamanın şiddetini duyuyorum.

Ve diğer düşünce, içimin derinliklerinde yatıyor. Bir fikir, gövdemi korkuyla ürpertiyor, bir düşünce beni en korkunç karabasanlara bağlıyor. Karabasanlar, Afrika'nın karanlık ormanlarında, yaşı olmayan veya dünyanın yaşı kadar eski, bir iblis, sözü edilemeyen canavarların sürüsüyle çarpışan eşsiz biçimler avare dolaşıyorlar.

Ve tekrar tekrar Baron Casimir'in tonsuz ve inançsız sesi kulaklarımda çınlıyor:

-Kim tahminde bulunabilir, diyor nefret uyandıran sesiyle, Kmerlerin bildikleri ve bize aktarılan efsaneleri hakkında? Gerçek bir bilimsel kafa Assad El-Haddin'e, Marcus Liberius' a veya D'Epinay'a gülebilir? Eğer herkesin kabullendiği gibi, bitkilerin büyük kısmı; yüksek hücresel yapıları, ağaç dokularıyla saç ve cildi, üç veya dört çeşit damarları, cinsel organları ve edep yerleriyle (bunu düşünmek bile çok fantastik) gerçek durumları verilen, yürüyen çiçekler ve düşünen ağaçlar gibi bir bitkisel sapkınlar nesli içinde; bir tür uygarlık kurabilirler. Eskiler bunu söylerlerdi ve eskiler haklıydılar ve eskiler ekoloji (çevre bilimi) veya bitki genetiği hakkında bir şey bilmezlerdi. Onlar bitkiler arasındaki arkadaşlığı ve onların çevresini veya yaşamlarını ve bitkilerin evrimi üzerine iddiaları bilemezdi... Ve bize göre, tropizm, bitkilerin ışık, nem veya yerçekimine karşı tepki göstermeleri hakkında daha az şey bilirlerdi.

Ama, yılların ötesinde, eski ve akıllı olanları görmüş veya olmuş şeyleri duymuşlardı. Tropizmde yaşayan en büyük otorite olan ben, bilimsel çağda, bir üniversiteden yardım almayı kaçırmış ve şeytansı, kutsal şeylere küfreden dinsiz pratiklerimle rezilcesine suçlanmıştım.

Sesinin tonu ve sertliği artıyordu.
-Doğru olduğum iddiasındaydım ve onu gerçekleştirdim, evet. Afrika'dan dönüşte, yaşayan üreten, düşünen bir bitki yarattım. Ve onu tekrar burada gerçekleştirdim ve onu her yerde tekrar tekrar yarattım. Aptallar bana güldüler, ama aptal olan onlardı, ben değil. Onlar eskiden, karanlık ve bilinmeyen eonlarda ne olduğunu ve nasıl olduğunu, olmuş olabileceğini asla düşünmediler. İnsansız eonlar.

Fakat uğraştım ve öğrendim. Mylius ve Manget'ten, Albertus Magnus ve Fludd'dan kara büyü ve simyadan, kayıp kitap ve unutulan kaynaklardan öğrendim. Negatif tropizmin ne olduğunu ve eğer gerekirse bunu uyarıdan harekete dönüşünün başarılmasının nasıl mümkün olacağını herhangi birinden daha iyi bilirim. Kimse tigmotropizm konusunda bana erişemez. Tırmanan bitkilerin uzantılarının, dokunmadan herhangi bir dayanak olmadan, kıvrılmalarını sağladım ve en devrimsel şekilde, bitkilerin uzantıları tam bir daire çizdi, yeni şekiller aldı, özgür şekiller!

naan.3.k.jpg

Dehşetliydi, anlattıkları. Hepsi bir yana bir düşten, düşlerin en kötüsünden uyanmış gibi hissettim kendimi. Kaçmalıydım, ama yalnız değil. Naan, bu Allah'ın belası bahçede, tutucu Readmore'a, deli babasına acıyan, kırılabilen bir yaratıktı.

Çözüm buldum. Normal ruh halinde değildim, biliyorum; fakat Readmore beni düşünmeye, derin düşünmeye itmişti. Ve bu yüzden yaptım yapacağımı.

Şu anda düşüncelerim yeterince açık değil ve anıları bana tekrar oyun oynuyor. Hayallerin bulanık bir sonucu olarak, kendimi çılgıncasına Naan'ı ararken görüyorum. Ve ardımda ayak sesleri ve sesler duyuyorum ve tüm bahçe beni engellemeye, durdurmaya hazır görünüyor. Sonra muazzam yapraklı bir kubbenin altında, Naan'ı keşfediyorum. Biri vardı ardımda, bana ulaşan, bana sımsıkı sarılan, benimle dövüşen...

Readmore'du bu vahşice bağıran; yüzü şekilsizdi. Ne söylüyordu? Mırıldanılan sözcükler, delice sözcükler, Naan hakkında, Naan olmayan sözcükler, Potock ve yaşayan bitkileri hakkında sözcükler... Naan'a gitmeliyim; dokunmalı, düşünmemeliyim. Readmore ile dövüşüyorum, ellerim boynunda kenetleniyor; sıkıyor, sıkıyor, daha fazla sıkıyor... Sonra geniş yapraklardan oluşan kubbeye, Naan'm durduğu ve beni beklediği yere doğru koşuyorum.

Fakat niçin, niçin böylesine yumuşak, sakin; niçin yüzünde bir anlam yok? Ve niçin, niçin cildi aşırı yeşilimsi, niçin kolları ve bacaklarında su küçük tüycükler var, bitkilerdeki gibi... niçin, niçin?

Sonra, iyi hatırlıyorsam, dağlara yükselen alevler ve bir ses, tonsuz, yaşsız ve bir ses bağırıyor ve kıvrılıyor ve diğer biri gülüyor, gülüyor, gülüyor...

Bir zamanlar çiçekleri ve her türlü bitkiyi, yüksek ağaçlı sık ormanları, çayırları ve yaprakları severdim. Şimdi.. şimdi sadece çorak arazide, kayalıklarda, kumluk tepelerdeyim ve okyanusun derinliklerinden gelen sesi çağırıyor beni, bekliyor beni...

BAŞA DÖN


bilimkurgu@x-bilinmeyen.com