|
Düşüşleri arasındaki zaman farkı, ikisinin aynı kaynaktan gelmediği fikrini verdi. Meteoritlerde saptanan bileşiklerden çoğunun amino asitler olduğu görüldü ve bunların da 6 tanesinin dünyada mevcut «valine, alaline, glycine proline, asportic asit» ve «glotamik asit» adlı proteinler olduğu anlaşıldı. Bulunan diğer 12 amino asit ise, mevcut dünyasal canlılarda ya az miktarda mevcuttu ya da hiç yoktu. Bunlardan başka, Murchison meteoritinde, 17 yağlı asit saptanmıştır. Dikkat çeken bir başka nokta ise, bulunan amino asitlerin birbirlerinin yansıması olan «L» ve «D» tiplerinden aynı miktarda bulunduğudur. Oysa dünyasal canlı dokularda, sadece «Levogyre» tipi amino asit bulunmaktadır; bu da meteoritlerin hareket noktalarında hayat varsa, bizimkinden değişik olduğunu göstermektedir.
Elimize kadar gelen bu bilgilerden ayrı olarak, radyo teleskoplar yardımıyla edindiğimiz bazı bilgilerde hayatın temel taşlarının uzayda var olduğu görülmüştür. İlk 1937'deki buluntular, «metylidene radical CH» ve «Cyangen radikal CN»dir. 1963'e kadar başka önemli buluntu olmamışsa da, 1977'de «Hydroxoyl radikal OH» bulunmuştur. Canlı dokularda çok rastlanan bu atom-kombinezonları «CH, CN, OH» bize, doğru iz üzerinde olduğumuzu göstermektedir.
1968'den beri bir çok yeni molekül keşfedilmiştir. Geçen yıl «su» (H2O) ve «amonyak» (NH3) moleküllerinin karateristiğini taşıyan radyo dalga yayınları alınmıştır. Bunu 1969'da dört atom bağdaşması olan «formaldehit» (H2CO), 1970'te beş atom bağdaşması olan «Cyano asetilen» (HCCCN) ile 6 atom bağdaşması «metil alkol» (CH3OH) ve 1971'de de 7 atom bağdaşması olan «metil asetilen» (CH3CCH) takip etmiştir. Bugün, iki düzinenin üzerinde bileşik bilinmektedir.
Bütün bu buluntulardan sonra bir de dünya dışı hayatın var olduğunu örneklerle ispatlayabilirsek, sorunlarımız sona erecekti. Gerçi 18.yy.da Bernard de Fontenelle, Emanuel Swedenborg, Immanuel Kant ve Johannes Keppler, sistemimizin bütün gezegenlerinde hayatın varlığını düşünmeye başladılarsa da, uzayda ve Dünya'mızda yapılan son derece modern araştırmalar, bugün, bize benzer kaynaklı bir hayatın, koşullar el verirse, sistemimizdeki başka bir gezegende de bulunabileceğini gösterdi.
Dikkatleri üzerine çeken Mars'ta. hayat olanaklarını araştırmak için Amerikalılar, Viking-1 ve 2 araçlarını bu gezegene gönderdiler. Birbirini kısa sürelerle bu iki inişi izleyen ilk aylar, kamu oyunun büyük ilgisini çekerken, çalışmalar hakkındaki haberler, birden sansüre uğrarcasına kesildi. Son olarak elde edilen buluntulara göre Chryse (altın) bölgesine inen Viking-1, Mars'ta yaşam olduğunu ve hatta her metre küp içerisinde 1000 civarında mikroorganizma bulunduğunu bildiriyordu. Son ulaşan bu haberlerden sonra yapılan açıklama ise, Mars'ta hayatın olmadığını ilan ediyordu.
ANKA KUŞU KONDU
Güneş sisteminin dışını inceleyenlerin en büyük düşüncesi, dünya dışı zeki varlıklarla haberleşebilmekti. Bunun ilki radyo haberleşmesi, Fransız Mühendis Lionel Mowbray Laming tarafından gerçekleşmeye konuldu. İlk yollanan mesajlar, matematiksel işlemlerdi; örneğin «pi» sayısı veya fiziksel kurallar. Birisi bunları alırsa aynen cevaplayacağı düşünülmekteydi; ama sadece bu mesajların bir yere ulaşması bile uzun yıllar gerektirecekti. 1959'da Astro-Fizikçi Frank Drake, «Ozma Projesi»ni uygulamaya soktu.
Ulaşılması zor bir gezegenin Oz adlı hayali prensesinin adı verilen projenin amacı, 25 cm. uzunluğundaki sihirli radyo dalgaları ile gelecek akıllı işaretleri almaktı. Zira evrende bol olan hidrojen (H), kozmik hidrojen tabakaları yoluyla bu dalgayı yayınladığında, zeki varlıkların da bu dalga uzunluğunu kullanacakları düşünülmekteydi. Greenwich Rasathanesi'nde iki radyo teleskop, aylarca «Van de Kemp»in gezegenleri olabileceğini tespit ettiği 2 yıldıza yönelik bırakıldı. Fakat zeki varlıkların mevcudiyetini gösterebilecek hiçbir işaret alınamadı.
<--GERİ DÖN
|
|
|
|
|
|
|
Bu sonuçlar, bu projelerin bazı hatalı tarafları olduğunu göstermiştir. En yakın yıldız olan Alfa Centuri'nin 4.13 ışık yılı uzaklıkta bulunduğu göz önüne alınırsa, haberleşme için yeterli zamanın ne kadar uzun süreleri kapsayacağı görülmektedir. Zaten haberleşme için zaman ve uzaklıktan daha önemli olan şart, aynı teknolojilere sahip olmaktır. Haberi gönderdikleri zaman, bizim bu günkü teknolojimizdeyseler bile, bizim onlara yanıt verdiğimiz zaman bunu alabilecekleri şüphelidir. Zira yerlerinde saymayacakları veya ileri teknolojide ya da yok olmuş olabilecekleri göz önünde tutulmalıdır. Bizi nasıl bir milyon yıl evvelki atalarımız anlayamazlarsa, Carl Sagan'a göre de biz, bizden bir milyon yıl evvelkileri anlayamayız. Dolayısıyla durum bizim protozoalar veya bakterilerle konuşmaya çalışmamıza benzer. En olası ihtimalle bile, bir başka medeniyetle aramızda en az 1000 yıllık bir haberleşme farkı olmalıdır.
Son yıllarda uygulanan bir başka yöntem, Pionner-10 ile uzaya gönderilen gravür plakadır. Dünyasal yaşamımızın yerini gösteren bu atılımın kör veya sömürücü uzaylıların eline geçmesi halinde neler olabileceği de düşünülmelidir. Bir başka varlığımızı gösterebilme şekli ise, kozmik bir mesaj göndermektir ki içinde teknolojimiz henüz yeterli değildir.
BEDAVA BİRA (Öykü)
Bütün bu çalışmaların arkasında kafamıza takılan sorunların en büyüğü; Dünya dışı yaratıkların nasıl olabileceği, neye benzeyebileceğidir. Dünya üzerindeki çeşitliliğe baktığımızda, uzaylı yaratıkların (biz de bir uzaylıyız) insanoğluna benzemeyebileceğinin büyük bir olasılık olduğunu göstermektedir. Ancak tamamen bizimle aynı koşullara sahip bir dünyadaki varlıkların bize benzeyebileceğini söyleyebiliriz. Buna karşın, bizimle taban tabana zıt bir yaşam biçimi de bulunabilir. Fazla ütopik bir durum gösterse de temel maddeleri silis, krom veya benzeri başka maddeler olan bir yaşam biçimiyle de karşılanabilir.
Bazı metafizikçilerin, dünya dışı da olsa zeki yaratıkların mutlaka kusursuz bir insan şeklinde olmaları gerektiği şeklindeki fikirlerinin, bilimsel gerçekler göz önüne alınmadan ileri sürüldüğünü zannediyorum. En azından, atmosferde olabilecek bir değişikliğin, insanlara nasıl yansıyacağı düşünülmelidir.
Arthur C. Clark'ın dediği gibi Dünya dışı yaratıkların nasıl olabileceğini düşünebilecek tek yetkili organ, bilimkurguculardır. Uzay 1999'daki istediği kılığa girebilen Maya tarzı canlılarla, canavara benzer acayip yaratıklar karşımıza geleceği gibi, İngiliz Astronomi Profesörü Fred Hoyle'un 150.000.000 km. çapındaki «Kara Bulut»u, Polonyalı bir bilimkurgucu olan Stanislas Lem'in, İngiliz biolojisti J. E. S. Haldane'nin teorisinden yola çıkarak yarattığı, yaşayan gezegen «Solaris», Pierre Boule'un «Maymunlar Gezegeni»ndeki maymunsu varlıkları, H. G. Wells'in «Dünyalar Savaşı» adlı eserindeki Merîhlileri, bir - iki güzel örnektir.
Bütün bu açıklamalara rağmen dünya dışı yaratıkların mevcudiyetini gözleriyle görmeden, yani onların bizle temasa geçmelerinden evvel inanmayacaklarını ileri sürenler, acaba ne istemektedirler? Bir uzay gemisinin, bir iş çıkışı saatinde, Taksim meydanına inmesini mi? Oysa böyle bir şey olsa, neler doğabileceğini de düşünebiliyorlar mı acaba?
|
|