|
Rüzgâr, kızgın çölün kumlarını amaçsız bir savurganlıkla öteye beriye üflüyordu. Derleyip toparladıklarını, iz bırakmadan her defasında biraz daha ötelere sürüyordu. Sonra bitkiler geliyordu, geniş yapraklarını garip pırıltılar yansıtan gölün kıyısındaki. Efsanevî nehir, bilinmeyenin derinliklerinden doğup geliyordu, yeşilin her tonunda. Gümüş ışıltılar yapan göle giriyor, onun suyunda suyunu karıştırıyor ve vadi boyunca, inanılmaz bir hayat kaynağını doğaya katarak, bilinmeze doğru akıp gidiyordu. Derlerdi ki, bu nehir ve bu gölün öyküsü vardır, atalara dayanan. Yaşama yaşam katmak için, Tanrıların bir bağışıdır; ezelden ebede.
Yeşilimsi gökyüzünün altında, sarı çöller ve göl ve kayalık ve nehir ve canlılar... Kızgın kumların neler aldıklarını, neler sakladıklarını ve neler gömdüklerini bilmeden, sadece birtakım efsanelerin ve öykülerin gerçeklerine gömülen uygar canlılar...
Kayalıklara sırtını dayamış bir kent yükseliyordu, gölün kıyısında, basamak-basamak... nehir suyunun sağladığı yaşam, bin bir böceğin ve çiçeğin güzelini sunuyordu, kat kat bahçelere.
Uzaktan, bir grup hayvanı yedeklerine almış çöl tacirlerinin kervanı görünüyordu. Aslında gün ortasında çölde seyahat etmek akıl kârı değildi, çünkü işaret taşlarını bulamazlarsa -ki kum fırtınaları ile zaman zaman üstleri örtülüyordu- yollarını kaybederlerdi. Bu kervan, büyük ihtimalle kolcu devriyelere rastlamış olmalıydı. Oysa kızgın kumlar, gece bastırdıktan sonra, inanılmaz derecede serinliyordu. Bu da, pırıl pırıl yıldızlarla bezeli gökyüzünün altında, onların rehberliğinde, uçsuz bucaksız çöl okyanusunda, sınırsız yolculuk anlamını taşıyordu.
Ellerinde çıngırakları olan bir grup şaşkın çocuk, kervanı birbirlerine işaret ettiler. Başka yerlerden gelen kişiler, onlar için çok ilginçti... doğrusu, kent halkı için de ilginçti, ya... Haber, bilgi, yiyecek, kumaş, vesaire vesaire... Önemli olan, geceleri bir ateş çevresinde toplanmak ve katlı bahçelerin yaydığı buğulu sıcaklığın altında, yöneticinin yüksek tapınağının eteklerine sığınarak, sohbet etmekti.
Tapınak... en yüksek ve en güzel... bahçelerin terasları üzerinde, çardakların gölgeliğinde, ulaşılması güç ve çekici... kent halkının gözü gibi koruduğu... gezginlerin ve konukların tâ uzaklardan övgüsünü duydukları ve görmeye geldikleri... Tapınak! Düşünenleri bir araya getiren, geçmişin ve geleceğin hesabının yapıldığı kutsal yer!
Çocuklar, kentin dış sokaklarında dolaşarak, çıngıraklarını sallıyor ve kent sakinlerine, kervanın geldiğini haber veriyorlardı. Bu ses, çöl gezginleri için bir çağrı; günlerce aç-susuz yol almış hayvanlar için yiyecek ve su demekti. Şimdi kervandaki hayvanlar da, sevinç içinde boyunlarını iki yana deviriyorlar; böylece çıngırakları, ritmik bir yanıt veriyordu, onlara.
-Hele şükür gelebildik! dedi kervanbaşı.
Hayvanını yedeğine almıştı. İri yayvan ayakları kızgın kumlara gömülüyordu. Rüzgâr, yere kadar uzanan eteklerini doluyordu, bacaklarına.
Yanında yürüyen kişinin elinde bir çalgı vardı. Yol boyu bırakmamıştı, bunu elinden. Zaman zaman, bilhassa konakladıklarında, çadırların gölgesinde, sofra başına oturduklarında, birbirinden güzel dizeler okumuştu, kervandakilere. Şimdi de, sarı gözlerini kayalığa sırtını dayamış Tanrıların Kenti'ne ve tapınağa dikmişti. En tepesindeki -uzaktan ne olduğu anlaşılmayan- parlak şeye bakıyordu.
"Ve yıldız dedi ki, yere inmeli!"
"Toprağa değmeli, suya ermeli..."
"Ve bitkilere... ve canlılara..."
"Ve güneş gibi parlamalı, geceyi silmeli..."
Kervanbaşı da koyu sarı gözlerini o parıldayan noktaya dikmişti. Ozan'ın mırıldanarak söylediği dizeleri, kendisi de içinden tekrarlıyordu. Yaradılış efsanesinin giriş cümleleriydi, bunlar: "Ve yıldız dedi ki, yere inmeli!" İşte oradaydı... Nice gezginin tanımlarken anlatacak sözcük bulamadığı yıldız, tapınağın tepesinde duruyordu.
Kervanı durdurdu. Kendilerine eşlik eden kolcuların komutanına teşekkür ederek, konaklama yerine doğru ilerledi. Bina fazla büyük değildi. Ayrıca, daha önceden gelmiş bir kervan, tüm bölmeleri işgal etmişti.
-Kent büyüklerine haber salalım, bize izin versinler, dışarıda konaklayalım, dedi, Kervanbaşı.
Hancı, saygılı bir tavırla eğildi:
-Büyükler Meclisi'ne hemen haber salacağım.
Acele adımlarla içeriye çekildi. Kervanbaşı ve Ozan da onu izlediler. Konaklama yerinin geniş avlusunda, tek eksen çevresinde dönebilen, birbirine kapanmış iki çanak biçimli bir yansıtıcı göze çarpıyordu. Güneşe yönelikti ve görkemli bir görünüşü vardı.
Hancı, hizmetlilere bir şeyler söyledi. İri yarı biri, yansıtıcıya yanaştı. Akşam güneşinin ışıklarına ayarladığı eksenini, fıldır fıldır çevirmeye başladı. Ozan, gördüklerine inanamıyordu. Çünkü dev yansıtıcıdan, doğanın en güzel renkleri doğuyor, şimdiye dek rastlayamadığı, göremediği, tanımlayamadığı birbirinden çekici tonlar, umulmadık hızla akıp gidiyordu. Bu ne kadar sürdü, bilinmez...
|
|
|
|
|
Kervanbaşı:
-Şuraya bak! diye bağırdı.
Tapınağın tepesindeki yıldız, parlak beyaz ışığından kurtulmuş, yansıtıcının saldığı renklerden bin kat daha güzelini saçıyordu, kentin üzerine. Büyükler Meclisi oradaydı ve onlara yanıt veriyordu.
Birden tüm renkler sönüverdi, her yanda. Akşamın kızıl karanlığı doldurdu, yeniden çevrelerini.
Hancı, başını bir kez daha eğdi:
-Büyükler Meclisi, kalmanıza izin verdi. Sizleri koruyacak korumalarınız var mı? Yok ise, size koruma da verelim!
Kervanbaşı memnundu:
-Korumalarımız var, sağ olun.
-Sizi yine de uyarırım. Bu civarda yabansılar çoktur. Size bir zarar gelmesi ne Tanrların Kenti 'A'bâb'ilû'nun ne de Meclis'in hoşuna gider!
-Mallarımızı yol boyunca koruduğumuz gibi, bu gece de koruyabiliriz. Pazar nerede kurulur? Kentlilerin beğeneceği çok şey var yanımızda.
Hancı, zayıf boz-gri parmağı ile Tapınak'ı işaret etti:
-Orada, kutsal yerin hemen altında...
-Yarın görüşelim...
Kervanbaşı, hızla gezginlerinin yanına dönerken, Ozan, merakla çevresini inceliyordu. Kat kat bahçeler, karanlığa gömülmek üzereydi. Yine de yeşilin en tatlısını süzüyorlardı, görünmez demliklerde... Uzaktan topluca büyük bir piramidi andıran kentin evleri, birbiri üzerine kaydırılarak dizilmişti ve her birinin bahçesi, bir diğerinin çardaklı terası ile birleşiyordu.
"Çöl ortasında bir bahçelik!" diye düşünü, Ozan. "Kutsal nehrin can verdiği, kutsal topraklar!"
Gerçekten de kutsal nehirden -hangi düzenledir bilinmez- alınan su, değişik dar kanallardan bahçeler boyunca minik arklar yaparak iniyor ve ötelerde bir yerde, gölün suyuna karışıyordu. Güneşin batmasıyla birlikte, Tapınak'ın tepesindeki yıldız, daha bir görkemli ışıldıyordu. Tıpkı dizelerdeki gibi, yere inmiş, toprağa değmiş, ona can vermişti... bitkilere, canlılara... ve işte akşamın laciverde varan karanlığında, yıldızlara inat, güneş gibi parıldıyordu.
Ozan, içinde bilmediği, anlayamadığı birtakım duyguların kıpırdadığını hissetti. Burası öyle bir yerdi ki, kendisine esin veriyordu. Tıpkı akıp giden nehrin mavi-yeşil suları gibi!
Bir taşa çöktü. Elinden bırakmadığı çalgısına dokundu, uzun tırnaklı boz-gri parmaklarıyla. Sarı gözleri alev-alev yanıyordu, sanki. Gönlünden geldiğince söylemeye koyuldu şarkısını, yıldız üzerine, kent üzerine... Çevresinin kalabalıklaştığını, kent sakinlerinin merak ve heyecanla çevresini almaya başladıklarını, büyük bir zevkle onu dinlemeye koyulduklarını fark etmedi bile. Zaten bu tür yakınlaşmalara alışkındı...
"Bir gün ki günlerden güzel,"
"Bir gece yıldızın ışığında,"
"Yaratılmışların en güzeli, Anogiller,"
"En güzeli, bir tohumdan..."
"Bir tohum, yıldızdan doğma,"
"Bir tohum, göklerden inme,"
"Bir tohum, Tanrı soyundan,"
"Anogiller, Tanrı Soyu..."
Dinleyenler heyecanla kıpırdadılar. Ozan'ın canlandırdığı sözler, içlerinde inanılmaz kıpırtılar, coşkular yaratıyordu. Anogiller, Tanrı Soyu'ydu. Yaradılış Kitabı, böyle diyordu... Büyükler Meclisi böyle diyordu... Kutsal-5 böyle diyordu... Gözlem Odası'nda yaşayan Ulu Yönetici de böyle diyordu.
Gerçekte, onun kim olduğunu bilen yoktu. Bazen 'A'bâb'ilû'nun sırtını dayadığı kayalığın tepesindeki kutsal mekânında, bazen de bilinmeyen ve ulaşılamayan bir yerde yaşadığından söz ediliyordu; ama onu gören olmamıştı, onunla konuşan da olmamıştı. Somut değil, soyut varlığı ile, Tanrılar Kenti'nin önderliğini yapıyordu...
"Ve uzun ömürlü Anogiller,"
"Ve akıllı ve bilgili ve zekî,"
"Ano'nun tohumu doğurgan,"
"Ve Anogiller'in devamı bu tohumdan,"
"Tanrı buyruğu böyle..."
"Göklerden..."
Yıldızların ışığı vurmuş gibiydi, Ozan'ın sarı gözlerine. Akşamın karanlığında, zaten herkesin bakışları alev alevdi. Sessiz doğanın içinden, kulaklarına, nehrin şırıltısı geliyordu, daha berrak. Burada, soylarının yaratıldığına inandıkları bu yerde, kutsal nehrin ve gölün kıyısında, bu kutsal topraklarda yaşamak ve karanlığı yırtıp giden bu güzel melodiyi dinlemek ne heyecan vericiydi, izleyenler için.
(1981, Sayı:55, Sayfa:30)
|
|
|
|