|
(1)
Bir arkaşaının oğlu, gökyüzüne bakar ve uzun uzun yıldızları seyrettikten sonra, "Baba, evren bir şaka mı?" diye sorar. FANTASTİK GERÇEKÇİLİK' konusuna güzel bir örnek olan bu yazı dizisinin adını da, Turan DURSUN, arkadaşının oğlunun o sorusuna bağlar. Gerçekten de "Evren" bir şaka mıdır, yoksa?
«Biz var olan bilimin bilginleriyiz...» demiş Montaigne. Kesin savlar ileri sürmek, «En doğrusu budur», demek kişiyi gülünç duruma düşürür. Bilim kesin sanılan bir konunun temelden yanlışlığını ispatlayıverir yeni bir yöntemle. Bırakın yüz yıllar öncesini, ninelerimize, dedelerimize, oturma odalarında dinlenirken bir aynaya bakılarak, kilometrelerce ötede olup biten olayları görebileceklerini, Ay'a insanların ayak basacağını, 7 kat gökte istasyonlar kurulacağını söyleselerdi, nasıl bir yanıt alırlardı acaba? O günlerin bilimi çözememişti nice nice gizleri... Yürürlükteki bilimdir bizim, «Bilim, bilim» dediğimiz. Yeryüzü gizlerle doludur. Bilim bunların pek çoğunu açıklayamıyor. Nice uygarlıkların silinip yeniden doğduğunu biliriz. Ama ilk uygarlık nasıl doğdu? Neden yitip gitti? Neden Tanrılar hep göklerden indi? Neden İsa göklere çıktı? Nedir bu Evren adım verdiğimiz? insan yer yüzüne atılmış, sürgün gibi bir şey. Çalışacak, didinecek, ölene dek çırpınacak, mutluluk adını verdiği bir bulunmaz şeyi arayacak; Maeterlinck'in «Mavi Kuş»u gibi eşsiz benzersiz bir şeyi... Sonunda 40, 50, 60, 80, 100, en çok en çok 140 yıl sürecek bu yeryüzündeki konukluk. Acılarla, gözyaşlarıyla, yorgunluklarla.. Şaka hem de tatsız bir şaka değil de nedir bu? Anlamsız görünmüyor mu? Albert Camus bu anlamsızlığı görmekte, insanlara göstermekte haklıydı.
Einstein «Görelik» kuramının yaratıcısıydı ve bilimin sonsuzluğuna inanıyordu. Bilimin öncüsü, temeli kuşkudur. «Biz var olan bilimin bilginleriyiz.» demiş Montaigne, var olan bilim ise, nice nice düğümleri çözemiyor, aksine kördüğüm edip bırakıyor. «Tanrıların Arabaları,» «Dünyamızın Gizli Sahipleri» gibi kitaplar, heyecanla, merakla okunuyorsa bundan insanoğlundaki bu «bilinmeyen» gizlere karşı duyduğu büyük ilgiden... İşte bu ilgi bilimi yeni aşamalara götürecek, nice düğümler çözecektir.
Çağa egemen olan resmi bilimsel görüş, birçok yeni düşünceleri kavramamızı ve anlamamızı güçleştirmektedir. Çok değil bundan bir kaç yıl önce insanoğlunun uzaya açılması, erişilmesi mümkün olmayan bir hayal gibiydi; in¬san yapısı bir aracın, Antartika'nın kalın buz tabakaları altından geçebileceği düşüncesi, sadece Fransız bilimkurgu yazarı Jules Verne'in "Deniz Dibinde Yirmi Bin Fersah" adlı romanında yer alıyordu; insandan insana yürek ve organ nakli, yirminci yüzyılın çehresini değiştiren önemli olaylardan biridir. Bütün bu olup bitenlerden çıkan sonuç şu: Üniversitelere egemen olan resmi ve kalıplaşmış bilim, çağın hızlı ve hareketli değişmelerini izlemekte güçlük çekmekte, bir bakıma alışılagelmiş açıklama yöntemlerinin, klâsik bilimsel şemanın dışına çıkmak istememektedir. Oysa Bacques adasının bir türlü açıklanamayan dev heykelleri, kafatasları bilinçli bir varlığın kullandığı silahlarla delinmiş olduğu Sovyet Bilimler Akademisinin de doğruladığı yüzaltmış milyon yıllık paleontolojik çağ yaratıkları, şaşırtıcı mağara duvarları resimleri, KEOPS piramidinin insanı ürküten sırları ve üç bin yıllık olduğu söylenen elektrik pilleri somut birer delil olarak karşımızda duruyor.
«Mahabarata» adlı Hint destanına göre Tanrılar, uçan nesneler kullanırlarmış. Vimana adlı bu araçlar, «gökte parlayan bir bulut» gibidir. Güneş'e kadar gidebilir. Güneş'i bile aşıp öteye geçebilir. Rung Ming gölündeki piramitlerde silindir biçimli uçan gemiler vardır, kırk-beş bin yıl öncesi Çin'de yüksek uygarlığa sahip insanlar yaşamışlardır. Dünyanın dört yanında böyle, Eskimolardan Japonlara, Hintlilerden eski Romalılara, Mısırlılardan çağdaş Amerika'ya dek... İlk uygarlığın gökten gelen insanlar tarafından kurulduğu bir varsayımdır. Günden güne güçlenen bir görüş. Amerika, Asya, Afrika toplumlarının binlerce yıllık efsaneleri uzay insanlarına pek benzeyen yaratıkların öyküleriyle dolu. Birtakım anıtlarda onlarınkine benzer araçlar, yaratıklar görülüyor. Çağdaş bilim yeterli değil bu gizleri çözümlemeye. Örneğin Atlantik Okyanusundaki Paskalya Adasında bulunan dev heykeller oraya nasıl gelmiş, kim getirmiş, orada mı yapılmış? İçinden çıkılmaz bir sorundur. Bugün bu adada ancak altı yüz kişi yaşıyor. En kalabalık zamanında bile bu adanın nüfusu beş bini geçmemiş. Kupkuru, bitkisiz, insanların yaşamasına uygun olmayan bir kayalık, ama bu adada altı yüze yakın heykel var. Yirmi metre boyunda, elli ton ağırlığında bu heykellerin adada ne işi var? Ada halkının efsanesine göre: «Gökten gelen efendiler»in heykelleridir bunlar. Gökten inen Tanrılar, yerlilere ateş yakmasını öğretmişler, kendi ileri uygarlıklarının araçlarıyla bu dev heykelleri yapmışlar, bırakıp gitmişler...
|
|
|
|
|
Uçan Daireler konusuna gelince: İleri sürülen savlara göre bu konuda gerçekler açıklanmamakta, titizlikle gizlenmektedir. Geçenlerde bir Sovyet bilgini, uçan dairelerin gerçekten var olduğunu belirtti. Büyük devletler bu alanda çalışmalar yapıyorlar, ama kamu oyuna açıklamıyorlar. Masal gibi geliyor bize, bilim kurgu romanlarını, filmlerini ilginç buluyoruz, o kadarla geçiyoruz. Ya gerçekse? Ya bütün bu çözülmeyen gizler, dünyamızın gerçek tarihinde yer alıyorsa O zaman bütün uygarlık tarihinin baştanbaşa değişmesi gerekecektir. Bakın Ksenefon'lar, Plutarkos'lardan bu yana uçan dairelerden söz edilmektedir. Çağımızın büyük bilgini Einstein gülüp geçmemiş: «-Uçan daireler, binlerce yıl önce dünyadan göç eden bir ulus tarafından yönetiliyor. Bu ulus kaynaklara dönüyor» demiş, ölümünden az zaman önce...
DİN KİTAPLARINA GÖRE...
«Tanrıların Arabaları», ve «Dünyamızın Gizli Sahipleri» adlı kitaplarda dini metinlerden de bazı parçalara yer verilmişti; fakat bunlar, daha ziyade İncil ve Tevrat üzerinedir. Acaba bu konularda Kur'an'da ilgimizi çekebilecek neler var? Bu yazı dizimizde çeşitli âyetler ve hadislerden örnekler görecek, bunları bir de uzay-zaman-mekân kavranılan içinde incelemeye çalışacağız: Sözgelimi: «-Rabbin meleklere: -Ben yeryüzünde bir Halife bulunduracağım.» dedi. Melekler: «-Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak bir varlık mı bulunduracaksın?..» dediler, (Bakara Sûresi, Ayet:30)
«-Ey Âdem, eşin ve sen cennette kalın. Orada yiyin her şeyden. Gönlünüzce yiyin ancak, şu ağaca dokunmayın..» dedik. (Bakara Sûresi, Ayet:35)
«-Şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırdı. Onları bulundukları yerden çıkardı. Birbirine düşman olarak inin yeryüzüne. Yeryüzünde bir süre yerleşip yaşayacaksınız... dedik.» (Bakara Sûresi, Ayet:36)
«-Âdem, 60 arşın boyundaydı...» (Tecrd-i Sârih Tercümesi, Hadis 1367)
«-Meleklere: «-Âdem'e secde edin!» dedik. Şeytandan başka hepsi secde etti. Şeytan cinlerdendi...» (Kehf sûresi, Ayet:50)
İster istemez insan kendi kendine soruyor: Melekler, yeryüzünde insanoğlunun kan dökeceğini, bozgunculuklar çıkaracağını nereden ve nasıl bilmişlerdi? Yoksa Adem'den önce yeryüzünde böyle davranan ve insana benzeyen yaratıklara mı tanık olmuşlardı?
Hz. Âdem'e, eşine ve Şeytan'a: «-Haydi inin yeryüzüne!..» diye seslenildiğine göre; bunlar daha önce yeryüzünde değillerdi. Öyleyse neredeydiler? Yeryüzüne nereden, hangi dünyadan gelmişlerdi? Âyetler'de «Şeytan»ın, hem meleklerden, hem de cinlerden olduğu anlaşılıyor. Âdem'le ilişkileri anlatılan bu yaratıklar nasıl şeylerdi? Bunlar, Hz. Âdemle dünyamızdan önce aynı gezegende yaşayan uzaylı yaratıklar olamazlar mı? Ve Âdem'in boyunun 60 arşın oluşu, (60xO,66m=39.60m) ilginç değil mi?
ÂDEM'İN, HAVVA'NIN VE ŞEYTAN'IN KOVULDUKLARI CENNET:
Necm suresinin 14., 15. âyetlerinde «Sidret'ül - Müntehâ» = «son sedir ağacı, son sınır» denen yerde bulunan bir «CENNET»ten söz edilir. «Varılacak Cennet oradadır.» denir.
Hadiselerde ve Kur'an yorumlarında anlatıldığına göre: «Sidret'ül-Müntehâ», «Gökler»dedir. Yani dünyamızın dışında uzaydadır. Ve insanoğlu için «son durak» sayılmaktadır. Orada bir «cennet» bulunduğundan söz edilmesi, Kur'an yorumcuları arasında tartışmalara yol açmıştır:
Bazıları bu cennetin, «Tanrı'nın iyi kullarına söz verdiği cennet» olduğunu söylerken, bazıları da bu cennetin başka bir cennet olduğunu ileri sürmüşlerdir.
-devam-
|
|
|
|