|
1976, Sayı:4, Sayfa:3
"Vay canına !.."
"Ne sandın?.. Tam otuz kişi.. Dokuz gün batımı ırmağa dek her yörenin en güçlü savaşçıları..."
"Ve hiç biri başaramadı..."
"Hiç biri... Gün-Öte'li Turiah bile..."
"Bir saniye, bir saniye... Peki, sen bütün bunları nereden biliyorsun? "
İnce, uzun boylu, kızıl giysili genç adam, kendini beğenmiş bir gülüşle güldü:
"Bu yuvarlakta benden habersiz bir şey olmaz... Diyorum işte, otuz kişi üçer dörder gittiler, geri dönen olmadı." Biran duraladı. "Sen han oğlusun, Arra... Küçüklüğünden beri en usta ellerde yetiştirildin. Belki okta ve kılıçta yenemeyeceğin kimse yoktur, ama kurnazlıkta beni geçemezsin. Vazgeç şu işten. İnsan, ödülü ne derece büyük olursa olsun, yüzde yüz ölüme atılmamalı..."
"Bırak be... Sen,orasına karışma! Anlat bakalım, bu otuz: adam ne gibi yollar denediler?.."
Basık tavanlı içki-evinin dışında akşam ağır ağır çöküyordu. Gündüzün sesleri dinmişti. Kızıl giysili genç adam, yanlarındaki pencereden dışarı bakarak konuştu:
"Turiah, yanında on kişiyle gitti. 0rmanın yolunu seçti, ki en kolayı da odur zaten... Gidişinden iki mevsim sonra adamlarından üçü geri döndüler. Daha ormanı yarılamadan o ve bu üçü... Kalmışlardı... Bıraktıklarında yaralı olduğunu söylediler... Kaç yıldır da haber gelmedi... Bütün Gün-öte onun için yas tuttu... Kimbilir cesedi nerede çürümüştür?.."
"Kes uğursuz herif, yeter... Hey, içki getirin!.."
"Hem çok sakıncalı..."
"Olabilir, ama bu bir şey değiştiremez... Ben ki Turiah'ı büyük oyunlarda pes ettirmiştim..."
"Bu da olabilir, ama fark etrnez, Arra...Bu iş, ona benzemez... Han yaşlandığından, yönetim kısa zamanda sana geçecek... Gerçek olup olmadığını bile bilmediğin bir taş uğruna koskoca devletten vazgeçeceksin..."
Arra gülümsedi, sonra boş ver dercesine elini salladı:
"O taşı elime geçireyim, sadece buranın değil, bütün ülkenin hanı olurum... Öcümüzü Gün-öte'lilerden alırım..."
"Eskilerin yapamadıklarını sen taşsız da yapabilirsin... Gün-öte kuvvetten düşüyor..."
"Boş ver, boş ver... Dur gitme, ben içerken sen taşın kudretini bir kez daha anlatıver!?.."
Ay, çevresini saran yüksek surların içinde, binlerce evi, onlarca sokağı, sayısı bilinmeyen insanları, hayvanları, taşlı dar sokakları, geniş toprak alanları ve gece gündüz nöbet tutan askerleri dışında her şeyiyle uyuyan başkentin üzerine doğdu. Işığı yanındaki yıldızları bastırdı, gökyüzünden sildi.
Büyük hanlık konağının duvarları üzerinde dolaşan nöbetçiler, Fırtınalar Denizi'nden Sessizlik Çölleri'ne, Gökgürültüsü Dağları'ndan Fısıltı Ormanları'na dek uzanan bu dev ülkenin yöneticilerine bir sakıncanın gelmemesi için, bütün dikkatleriyle dar ve karanlık sokakları, ay ışığıyla yıkanan adamları gözlüyorlardı. Günler boyu aç bırakıldıktan sonra konağın bahçesine salıverilen köpekler, nöbetçilerin gözünden kaçacak bir talihsizi beklemekteydiler. Gecenin saf sessizliğini yabanıl havlamaları ile lekeliyorlardı.
|
|
|
|
|
Konağın uzun ve geniş koridorları, duvar diplerine sıralanmış meşalelerin kızıl ışığıyla aydınlandılar. Renkli mermerler bütün yüzeylerini kaplamıştı. Lacivert-kızıl pelerinleriyle özel Birlik erleri köşe başlarını tutmuşlar, meşalelerin ışığıyla tunç rengini alan yüzleri ve durağan bakışlarıyla gün doğumunu beklemekteydiler.
Salonların en büyüğünden dışarı bir gürültü ve ışık seli taşıyordu. Pahalı ve renkli giysiler giymiş yüzlerce soylu kahkahalar atıyor, sporcular yarışıyor, tutsaklar üzgürlükleri için döğüşüyorlardı. Büyük han eğleniyordu.
Arra, konağın alt katlarından birin de, Bilge'nin karşısında Oturmuştu. Bilge aralarındaki çanakta dalgalanan alev dillerine bakıyordu. Uzun, beyaz sakalına karışan ak saçları ve kaftanıyla, bir görüntü gibiydi...
"Han, onun yerine geçeceğimi sanıyor... Eğlencesine baksın o, benim amacım başka... O taşı elime alamadıktan sonra, devlet sıfırdan değersiz..."
"Arra, ben seni bir efsane uğruna ölesin diye büyütmedim... Atalarının devletini yaşatasın istedim..."
Arra, Bilge'nin kıvılcımlar arasın¬daki yüzüne baktı:
"Ama o taş, zamanı durduracak benim için... ölümsüz olacağım... Bütün düşmanlarım ölürken, ben yaşayacağım..."
Yerinden doğruldu:
"Bu, hanlıktan daha önemli değil midir, sence?.."
"Sen, o taşın yanına ancak ölü varabilirsin ki, cesetleri yürütmek taşın yetenekleri arasında değildir..."
Bilge düşünüyordu... Bu adamın devletten başka şeyle uğraşmaması gerekirdi... Nerede yanlış yapmıştı acaba, onu yetiştirirken?.. Arra, koltuğunda doğruldu yine...
"Bırak bu sözleri, vazgeçiremezsin... Sen, bana bilgi ver!.."
Yaşlı adam, umutsuzca delikanlıya baktı... Sonra gözlerini ateşe dikti...
"Taşın, Gökgürültüsü Dağları'nda olduğu söylenir... Yüksek bir kayalıkta... İnsanın erişmesinin olanak dışı olduğu bir yerde... O dağlara ulaşabilmen için bütün bir ormanı ve sayısız sakıncaları aşman gerek... Ama ulaşsan da boş, çünkü Zamanın Bekçisi yolu kesmiş durumda..."
"O da kim?"
"Bir söylentiye göre ulu bir yaşlı, diğerine göre bir büyü, bîr başka sına göre de yıldızlardan yollanmış bir bekçi... Görevi, zamanın akışını düzenlemek... Onu aşabilmenin olanağı yok... Taşın gerçek yerini de sadece o biliyor..."
"Vay canına... Ama zararı yok, hele bir varayım, zorla konuştururum herifi..."
"Sakın ondan, kendini... Başını derde sokma... Taşı vermezse, çok direnme, geri dön..."
"Bırak bunları..,"
"Görüyorum ki vazgeçmeyeceksin! Sonunda pişman olacağını unutma, şu anda benim olduğum gibi... Öğütlerimi tut bari… Sana çizeceğim yoldan ayrılma, seçeceğim adam ve silahları al. Dağlık, bölgede yiyeceğini kullanmayı bilmelisi... Oralarda yiyecek yoktur ama su boldur... Eğer taşı alabilirsen hemen geri dön... Sanmam, ama yine de söylüyorum..."
-Devam-
|
|
|
|