|
1976, Sayı:5/55 - 6/76
Uzatmalı çavuş, mürekkep lekeleri, çentikler, sinek pislikleri ve tozla dolu ahşap masanın arkasındaki iskemlesin de kıpırdadı.
-Nasıl oldu bu hadise? Karşısındaki yaşlı, eski elbiseleri köylü olduğunu anlatan adam, sol tarafın da duran boylu, iri yeşil gözlü, iki bölük örülerek göğüslerinin ürerinden kasıklarına varan kumral gür saçlı, sıhhatli görünüşlü genç kızı işaret ederek:
-Mahvettiler kızımı beyim, dedi. Namusumla oynadılar. Alemin yüzüne nasıl bakarız? Tükürük altında koyarlar bizi, köy yeri, ırz düşmanlarını bulun Oğlum, Allah için bulun onları.
Uzatmalı çavuş, genç kıza dönerek:
-Sen anlat kızım olanları, dedi. Nasıl oldu, olay?
İri yeşil gözleri ağlamaktan şişmiş genç kız, sanki o anları yaşamak istemiyormuşçasına zorla ve utançla anlatmaya başladı:
-Bizim kıraçtaki tarlaya gidiyordum, yemek götürüyordum, babama. Tepeden taraftan geldiler onlar. İki kişiydiler. Biri yaşlı, biri genç... yaşlısı fazla inmedi aşağı yola, nöbet bekler gibiydi. Genci yanıma geldi, korkudan elim ayağını tutulmuştu, çok korkunçtu...
-Nasıl korkunç evladım, açıkça anlatsana! Nesi vardı ki, o kadar korkunç olacak?
-Kendisi, efendim. Gözleri çok korkunçtu, yüzü simsiyahtı. Fellah'tı, Arap'tı, kapkara bir suratı vardı. Yanıma yaklaşırken zaten dizlerimin dermanı kalmadı, düştüm, sonrasını hatırlamıyorum...
Uzatmalı çavuş, adama döndü:
-Peki kızınızın tecavüze uğradığını nereden anladınız?
-Melahat ebe muayene etti, işte raporu.
Çavuş ifadelerini aldı, imza attırdı. Onlara, suçların derhal yakalanacağını, o havaliye bir müfreze göndereceğini bildirdi.
-Yalnız, dedi, Anadolu'nun bu ücra köşesinde Fellah Arap ne gezer, anlayamadım gitti...
@
Araştırma sonuç vermedi. Bütün köyler arandı, günlerce müfrezeler gezdi, en ufak bir ipucu bulunamadı. Resmi: makamlar da olaya ait dosyayı rafa kaldırdı. Köy halkı unuttu, fakat Ayşe'nin ailesi bu olayı unutmadı. Çünkü iş sarpa sarıyordu, problem büyüyordu. Ayşe hamileydi. Namus belasına köydeki iki tarlayı yok bahasına sattılar, şehrin yolunu tuttular. Baba-kız, kenar mahallelerde bir eve yerleştiler. Ellerindeki parayla bir evi ipotek edip yerleştiler. Babası yaşlı haliyle çalışmaya mecbur olmuştu, şehirde geçim zordu. Bir kapıcılık buldu. Ayşe de gündelikçi olarak evlere temizliğe başladı. Aradan geçen aylar boyunca karnı iyice şişmiş, doğum yaklaşmıştı.
Ayşe geceleri haykırarak uyanıyor, kâbuslarla kıvranıyor, karnındaki canlıdan nefret ediyor, herhangi bir zehir alıp hem kendini, hem de onu öldürmek, bundan kurtulmak istiyordu. Fakat vicdanı onu engelliyordu. İçinden bir ses,"Sakın yapma!" diyordu.
@
|
|
|
|
|
Şişman ebe, bir Ayşe'nin kireç gibi yüzüne bir de Erzurum taşı gibi parlak siyah bebeğin yüzüne bakarak şaşırdı., sonra sordu:
-Öldüğünü söylediğin kocan, Arap mıydı, kızım?
-Evet efendim, sadece Arap değildi, Fellah'tı da, Onun babası da Habeşistan'dan gelme imiş. Benim de kısmetimde varmış, kader, ne yapalım?
-Üzülme kızım, pek de sevimli siyah boncuk! Bak nasıl yumuk yumuk, çok tatlı bir çocuk olacak. Üzme kendini, hadi...
Ebe gitmişti. Babası öbür odada yatıyordu. Döndü, sağ kolunun ürerinde yatan günahsız yavruya baktı, içini çekerek mırıldandı:
-Senin ne günahın var yavrum? Bütün kabahat, o baban olacak canavarda! Benim de, senin de bahtımızı yüzü gibi kararttı. Beraber çekeceğiz bu çileyi, ne yapalım?!..
@
Ali, akıl. almaz bir hızla büyüyordu. Annesi, bu çocukta diğer çocuklarda olmayan çok tuhaf haller seziyordu. Doğum günü olan 1 Ekim'de Ayşe, çalıştığı evde temizliği bitirdikten sonra, evin Hanımından, oğlunun doğum günü olduğunu ve ona bir oyuncak alması için çarşıya gitmesi gerektiğini söyleyerek izin istemiş, sonra işportadan ehven, plastikten yapılmış bir kamyon, bir kayık, bir füze ve bir ışın tabancası almıştı. Eve geldiğinde Ali'yi odanın ortasında oynar buldu. Yalnız eve hırsız girmişti herhalde, çünkü büyük; demir karyola duvarın kenarından ortaya çekilmişti. Karşı duvara dayalı büyük dolap da ortadaydı. Ayşe telaşlandı, dolaba baktı, Bir şey alınmamıştı. Etrafı araştırdı. Hiçbir eksik yoktu. Ali, bu olanlardan habersiz, oynuyordu. Ayşe, bir daha sokağa çıkarken kapıyı kilitlemenin daha doğru olacağını düşünüyordu. Çocuğa yaklaştı:
-Ali'm, al bakalım bu oyuncakları beğenecek misin? Anan fakir oğlum, ancak bu kadar! Doğum günün kutlu olsun!
Oyuncakları Ali'nin önüne koydu. Çocuk büyük bir sevinçle oyuncaklara atıldı. Yaşıtı çocuklar olsa, bu oyuncakları ağızlarına sokar, öyle tanımaya çalışırlardı. 0ysa Ali, önce kamyonu aldı, iri ellerinde evindi, çevirdi, dikkatle inceledi, yere fırlattı. Sonra kayığı aldı, aynı şekilde onu da attı. Alüminyum renkli uzay gemisi oyuncağa gözü takıldı. Baktı baktı, elini uzattı, alacak gibi yaptı, geri çekildi. Tekrar uzandı, tekrar çekildi. Üçüncüde çekinerek uzandı ve yavaşça oyuncağı aldı, yere, uçuşa hazır bir uzay gemisi gibi, üçayağı üzerine oturttu. Sonra kendini oyuncağın yarım metre kadar ilerisinde yere yattı. Boncuk boncuk parlak gözlerini gemiye dikti, bir süre öylece kaldı. Sonra yerde atılı duran ışın tabancasını aldı, gemiye çevirdi, ateş eder gibi hareketlerle oynamaya başladı. Ayşe, Ali'nin bu çeşit oynamasına bir akıl veremedi.
-Çok acayip çocuksun, Ali! dedi. Nasıl da biliyorsun parıltılı oyuncakların değerini!
-devam-
|
|
|
|