logo.evren.2.jpg

1980 - EKİM - SAYI:51
ATLANTİS

ATLANTİS


atlantis.ba_l_k.jpg

Atinalı kanun koyucu ve koruyucusu SOLON, Mısır'ı ziyaret etmemiş ve bu ziyaretinde Mısırlı rahiplerin açıklamalarını dinlememiş; öğrendiği bilgileri Atina'ya dönüşünde eşine dostuna anlatarak EFLATUN (Platon)'un kulağına kadar dolaylı olarak ulaşmasına sebep olmamış olsaydı, kendisinin doğumundan 8000-9000 yıl önceki olayların varlığı ile, Atlantis ve uygar Atlantisliler hakkında günümüze dek süregelen çeşitli ve zaman zaman çılgınlıkla açıklanabilecek incelemek ve araştırmaların hiçbir gerekçesi bulunmayacaktı.

Böyle kulaktan kulağa nakledile nakledilen bir masal veya efsane biçiminde seyreden söylentilerin, gerçeğe ve mantığımıza uygunluğu veya uygunsuzluğu, daima bir tartışma konusu olmuştur. Ama şurası bir gerçektir ki destanları ve efsaneleri açıklığa kavuşturmak için göstereceğimiz çabalar ve hatta mantık, metafizik ve metapsişik yoluyla yapacağımız değerlendirmeler, uygar Atlantis ve benzerlerinin varlığını açıklıkla. ortaya koymaya yeterli olmayacaktır.

Atlantis hikâyesinin tamamının inanılırlığı ve sözde kalan sağlıklılığı; Mısır'a giden Solon'un Mısır rahiplerinden duyduğu sözleri arkadaşı Dropides'e, Dropides'in oğlu Kritias'a, Kritias'ın torunu Kritias'a, Kritias'ın da kardeşinin çocuğu Eflatun'a yazı ve sözle anlatmaya çalıştığı ve fakat gerçeğe yakınlığı katiyetle bilinmeyen birtakım açıklama ve söylentilerine dayanmaktadır.

Her ne kadar sayısız araştırmacı, tarihsel olayların kökeni sayılabilecek eski efsanelerle, tutarsız gibi görünen eserlerin inceleme ve araştırmalarında eski uygarlıklara ait kalıntılara ve ipuçlarına rastlanıyorsa da, (İLLlADA ve ODISSE'ye göre Troya kalıntıları gibi) Atlantis'in varlığı hakkındaki araştırmaların Amerika-Avrupa arasında ve Atlas okyanusunda bir batık kıta olarak değerlendirilmeleri dışında; dünyada 35 ülkeyi içine alan bölgelerin Atlantis gibi ileri sürülmesi, Eflâtun'un açıklamasındaki o üstün ülkenin anlatılan bütün özelliklerini yeryüzünde tam anlamiyle içine alan bir ülkenin bulunmaması ve kalıpların, şekillerin birisinin uyarlılığına diğerinin ters düşüp sırıttığı göz önünde tutulur ve böyle ideal bir yaşama; güçsüz ve uygunsuz örnekler verilmeye kalkışılırsa, Atlantis'in yeryüzündeki varlığı söz konusu olamaz.

Şurası da muhakkaktır ki burada yazılanlar bilginlerin araştırıcıların ve hatta meraklıların, arama, inceleme ve değişik yörelerde tespit ettikleri veya ele geçirdikleri bulguları değerlendirme arzularının kaybolacağına elbette gerekçe teşkil etmez. Hele öylesine uygar bir yaşam içinde olduğu söylenen eski bir ülkenin sakinlerini, kendilerini fazla sıkıntıya sokmadan kendi millet ve topluluklarına mal etme şiddetli arzusu gönüllerden pek uzak kalmayacaktır. Hatta yeterli sayılabilecek bilgi denemelerine güvenilerek ve dayanılarak (ATLANTIS) adı altındaki bu inanılmaz sihirli masal ülkesini ortaya çıkarma veya gelişi güzel bağlantılar kurarak onu eski çağ döneminin bîr bölümüne yerleştirme çabaları, değil yalnız geçmişte, günümüzde; yakın ve uzak gelecekte bile önlenmesi mümkün bulunmayan bir çaba şekline dönüşecektir.

NE DEMİŞTİ EFLATUN?

Mısır rahiplerinden dolaylı olarak gelen ve Eflâtun tarafından gerek (Crisias) ve gerekse (Timaios) dialoglarında anlatılan Atlantis'in tartışma ve yakıştırmalarının genel bir özetini kısa pasajlarla vermeye çalışalım. Bakalım ne söylemiş rahipler ve ne yazmış Eflâtun?

SPİRİTÜEL AÇIDAN ATLANTİS EFSANESİ

atlantis.resim.1.jpg

"Bir zamanlar, bir boğazın, sîzin Herkül (Herakles) sütunları dediğiniz yerin (Cebelütarık Boğazı) ötesinde, küçük Asya ve Libya'nm birleşimi kadar kara parçasından daha büyük, Atlantis adlı bir ada ve ada üzerinde çok güçlü, çok zengin ve uygar bir ülke, başka adaları ve ana karada da topraklan vardı. 400.000 Km2 olan adanın nüfusu 20 milyon civarındaydı. Yarı tropikal bir iklim hüküm sürerdi adada.. Atlantis'in kuzeyi dağlarla çevriliydi ve bu dağların en yükseğinin zirvesinde, Tanrıların korkunç bir ortam yaratarak yaşadığına inanılırdı. Adanın pınarlarından sıcak sular fışkırır, ormanlarında filler ve diğer Afrika hayvanları dolaşırdı. Yılda iki kez alınan ürün, tarlalar içindeki çok yönlü kanallar aracılığiyle çeşitli yön ve yörelere kolayca taşınırdı. POSEİDON adlı, tapınağiyle ün yapmış olan başkent, iç tarafı bronz kaplı bir duvarla çevriliydi. Altın ve gümüş kaplamalı saray ve tapınaklar, pırıl pırıl parlardı.

Atlantis'in ilk kralı, denizler tanrısı Poseidon'un oğullarından biri olan ATLAS ile, her biri ülkenin bir kesiminde krallığını sürdüren dokuz erkek kardeşi -toplam on kral- bir birleşik krallık meydana getirmekteydiler. Yalnız bunların en seçkini Atlas'tı. Bu yönetim ilişkisi Atlas ve kardeşlerinden sonra gelenler arasında da pek çok kuşaklar boyunca devam etti.

Atlantis krallarının ana yurdu BASİLEİA (Kral Adası) idi. Su setleri ve hendeklerle çevrili adanın çapı 20 Km. kadardı. Kral şatosu ve Atlantis'in en büyük tanrısı Poseidon'un altın heykellerle donatılmış tapınağı buradaydı. Tapınağın yakınlarından, iki sıcak su kaynağı fışkırmaktaydı. Kentin gündüz ve gecesi satıcıların büyük gürültüsüyle dolup taşmaktaydı.

Her beş veya altı yılda bir, bu on kral, anayurt Basileia'da bir araya gelirler, ortak sorunları, üzerinde danışıp görüşürler, içlerinden birinin yasalara aykırı davranışı olup olmadığını incelerler, böyle bir durum içinde gereken kararları alırlardı. Kararın alınışı şu şekilde olurdu.

On kral, hepsi birden yanlarındaki adamlarını savdıktan sonra, Poseidon tapınağı çevresinde başıboş bırakılmış boğaları avlamaya girişirlerdi. Bu av süresince demir silâh kullanılmaz, sadece kement ve sopa ile yetinilirdi. Canlı yakalanan boğa, kurban sütunun önüne getirilir, üstünde yasa ve and içme örneği yazılmış sütunun üzerinde kurban edilirdi. And içme yazısında, andından dönecek krallara çok ağır lanetler yağdırılmıştı.

Eski töreye göre, kurban hayvanı kesilince şarap dolu testiler getirilir, her kral kendisi için bir damla kurban kanını testinin içine damlatır, sonra da testideki içkiyi altı kupaya doldurur, Tanrılara adanmış bu içkiyi yanan ateşe dökerdi. Sütunda yazılı yasaya göre, krallar "Yargısı verilsin ve bu yasaları çiğneyen kimse cezalandırılsın." diye bağırarak and içmelerini onaylarlardı. Kurban ateşi karanlık bastırınca yakılmaktaydı. And içme sırasında kurban hayvanı ateşin yakıldığı yerde bulunurdu. Kralların hepsi, koyu mavi ve oldukça güzel harmanilere bürünürlerdi. Bütün gece boyunca akıllarına gelebilecek her türlü şekli deneyerek kendi kendilerine yargılara varırlar, bu sezgi ve yargılarını şafak sökerken altın bir levhaya yazarlar, harmanilerini de hatıra olarak tapınağa bırakırlardı.."

DEVAM


bilimkurgu@x-bilinmeyen.com