|
Profesör Millward birden kalkınca kalın kürk battaniyeleri dar yataktan yere düştü. Bu sefer rüya olmadığına emindi; Soluduğu buz gibi hava gecenin karanlığından gelen sesle hala yankılanıyordu sanki.
Kürkleri omuzlarının etrafına doladı ve dikkatle dinledi. Her şey sessizdi yine. Batı duvarındaki küçük pencereden ayışığı, kitaplarının üstüne düşüyordu. Dünya tamamen sakindi. Eskiden de böyle bir gecede etraf sakin olurdu. Şimdi bomboş şehirde iki kat sessizdi, her taraf.
Yorgun, fakat kararlılıkla Profesör Millward yataktan çıktı ve yanan ateşe birkaç parça kömür daha attı. Sonra en yakın pencereye doğru yavaş yavaş ve arada sırada sevdiği ve bunca yıl koruduğu kitapları okşaya okşaya yürüdü.
Pencereden dışarı baktı. Gökyüzü bulutsuzdu. Duyduğu sesin ne olduğunu bilmiyordu, ama gök gürültüsü olmadığından emindi. Ses kuzeyden gelmişti ve şimdi de beklerken aynı yönden ses tekrar geldi.
Mesafe ve Londra'nın ötesindeki dağlar, sesi yumuşatmıştı. Gökgürültüsü gibi gökten gelmiyordu; fakat kuzeyde, tek bir noktadan geliyordu sanki. Şimdiye kadar duyduğu doğanın sesi değildi; biran için, içinde bir umut doğdu.
Yalnız insan, böyle bir sesi yapabilirdi. Belki yirmi yıldan beri onu bu hazinelerin arasında tutan o düş, artık düş olmaktan çıkacaktı. Belki insanlar, bilimin onlara verdikleri silahlarla, buz ve karı aralayarak, İngiltere'ye dönüyorlardı. Onların karadan ve de kuzeyden gelmeleri garipti; fakat umutlarını söndürecek bu düşünceleri kafasından attı.
Yüz metre aşağıda, kar kaplı çatılardan oluşmuş deniz, ay ışığı ile aydınlanıyordu. Uzakta Battersea Elektrik santralının bacaları sanki ince ve beyaz hayaletler gibi ışıldıyordu.
Profesör Millward, yaptığı planı düşünerek yavaşça kitaplarının arasından geri döndü. Yirmi sene önce, son helikopterlerin Rogent Parkından yükselmelerini seyretmişti. Her taraf sessiz olunca bile kuzeyin tamamen boşaltıldığına kendisini inandıramamıştı. Fakat o, uzun seneler kendisini adadığı kitaplarla beklemişti.
O eski günlerde arada sırada Güney ile tek bağlantısı olan radyodan Güney'in yaşama çabalarını duyuyordu. Bu çabaların sonucunu öğrenememişti. Belki de başarısız kalmıştı. Radyo, onbeş seneden beri sessiz duruyordu Ama eğer insan ve makineler geri geliyorlarsa belki onların seslerini duyabilirdi.
Profesör Millward üniversite binasından senede on-oniki defa ayrılıyordu, zorunluluktan dolayı. Geçen yirmi senede gereken her şeyini Bloomsbury'deki dükkanlardan almıştı; çünkü son göçle dükkanlardaki eşyalar bırakılmıştı. Yaşadığı hayat bu bakımdan lükstü; Şimdiye kadar hiç bir Profesör Oxford Caddesindeki kürkçüden giyinmemişti.
Ön kapıyı açtığında, güneş bulutsuz gökte parlıyordu. On yıl önce sokaklarda köpekler dolaşırdı ve yıllarca bu köpekleri göremediği halde Profesör Millward dışarı çıktığında tabancasını hep yanında taşırdı.
Güneşin ışığı gözlerini kamaştırıyordu, fakat ısı taşımıyordu. Güneş sisteminin geçtiği bu kozmik bulut, güneşin ısısını çalmıştı. Kimse dünyanın bu buluttan ne zaman sıcağa çıkacağını bilmiyordu ve uygarlık güneye doğru, yaz mevsiminin olduğu yerlere gitmişti.
Profesör Millward donmuş karların arasında güçlükle yürüdü. Bazen yol öyle zor oluyordu ki saatlerce çabalamak zorunda kalıyordu. Hatta bir keresinde, beton bir kulenin içinde, dokuz ay beklemek zorunda kalmıştı.
Kuzeye doğru, aradığı dükkana gitti. Dükkanın vitrinindeki yazıdan, oranın bir radyo ve elektrikli araçlar mağazası olduğu anlaşılıyordu.
Çatıdaki bir delikten içeriye biraz kar girdiği halde, oniki yıl önce son gördüğünden beri hiç değişmemişti. Çok dalgalı radyo, hala masanın üstündeydi. Yerde, geçirdiği uzun zamanın kanıtı olan konserve kutuları vardı. Bir daha aynı sıkıntıları çekmek zorunda mıydı acaba?
Profesör Millward bataryaları kontrol etti ve bazılarının çalıştığını gördü. Bunları radyoya bağladı. Hazırdı artık.
Radyodan gelen hışırtı ona B.B.C.' yi ve konserleri, haberleri anımsattı. Bütün bunlar sanki bir rüya gibi yitmisti artık. Radyodaki bütün kanalları dinledi. Sonra asıl deneyin akşam olacağını düşündü ve etraftaki dükkanlarda işe yarar şeyler aramaya başladı.
|