ba_l_k_yaz_s_.derg_.5.jpg

1979 Temmuz, Sayı:37
TAŞ
AŞI
SESSİZLİK
ÖYLESİNE GÜZEL BİR GÜN Kİ-1

AŞI


a__.ba_l_k.jpg

Kimbilir, belki de bu keşfi bana hayat bağışladıkları, yedi kardeşime sebep oldukları için anne ve babama borçluyum.

Bilinçli bir öğretmenimiz vardı, köy okulu¬muzda. Devamlı okurdu; ne zaman görsem elinde birkaç kitap olurdu. Zamanla herhalde bu kitapları taşımak külfet olmaya başlamıştı ki, eline bir lâstik bulup kitaplara, sonra da bileğine geçirmiş, onları tutmak zahmetinden kurtulmuştu. Eline yapışıkmış gibi taşırdı, kitapları ve okul haricinde dağlara, kırlara gider, okur, okur, okurdu. Okumayı sevdiren, tanınmış bir kişi olmama neden olan, keşfimi borçlu olduğum üçüncü kişi de kendisi olmuştu.

Bizlere verdiği derslerde daima Dünya nüfusunun arttığından, dolayısıyla ekonomik, sosyal ve hukuksal sorunların arttığından söz ederdi. Açlık konusunu, bu kadar nüfusu doyurmanın, giydirmenin, maddi, manevî gereksinmelerini karşılamanın, eğitim sorunlarını çözümlemenin güçlüğünü anlatır;

«-Sizler geleceğin büyükleri, yöneticilerisiniz, bu anlattığım toplumsal sorunlara çözüm bulmalısınız. Ülkenin geleceği sizlere bağlı. Her şeyden önce, doyurup, giydirebileceğiniz, gereksinmelerini karşılayabileceğiniz bir toplum oluşturmanız gerekir,» derdi.

Geçim sıkıntısı içindeydik, o zamanlar... Toprağa bağımlıydık, gelirimiz belliydi, sayılıydı. Hele doğa şartlarının ters gittiği yıllarda bu sıkıntılar çekilmez olurdu. Babam, annem, sekiz çocuk! Dedemden büyük bir tarla kalmış, onun yedi çocuğu bu tarlayı bölüşmüşler; babama yedide biri düşmüştü. Bundan sonra ne olacaktı?..

İşte yıllar sonra öğretmenimin ne dediğini çok çok iyi anlıyordum. Arkamızda kalan yılları, o yılların yüklü sorunlarını göz önüne alarak, geçerli çareler aramamızı, kesin çözümler bulmamızı istemişti. Köy yerinde o, bütün bu sorunların çok bilincindeydi! Bunlara bir çare bulmalıydık:

Kahvehaneler, parklar, caddeler, başıboş, amaçsız, yarı tok insanlarla doluydu! Onları im¬ha edemezdik ya! Peki, ne yapmamız gerekti?

EĞİTİM!.. Kimbilir ne kadar başarılı olur, ne kadar uzun sürerdi... Hayır, yalnız eğitim yetmezdi! Daha başarılı, daha geçerli bir yol bulunmalıydı.

Bu konuya kafayı iyice takmıştım; Beynimde filizlenen fikirler beni yavaş yavaş yönlendiriyordu:

Önce Sosyolog olmayı düşünmüştüm, amaca varmak için. Ama ekeceğimiz tohumlar bir¬kaç kuşak sonra yeşerecekti. Bu olmazdı. Daha kısa vadeli ve daha kesiti sonuçlu bir çare bulmalıydım. Genetik üzerinde çalışmakta karar kılarak, bu bilimin derinliklerine inmeye karar verdim. İndim de! Bir gün aradığımı buluverdiğimi gördüm. Çok heyecanlanmış, sarhoş gibi olmuştum.

«GENETİK KONTROL!» ama tezimi bilimsel bir kurul önünde ispatlamam gerekti.
@

a__.resim.2k.jpg

a__.resim.jpg

Toplumdan önce Bilim adamları ikiye bölünmüşlerdi: Bir kısmı buluşumun karşısındaydı. «Toplumun genetik kontrolü hükümetlerin elinde tutulamaz. İnsanî duygulara gem vurulamaz, asıl o zaman genetik bozukluklar baş gösterir, bu bir nevi robotlaştırmadır. İnsan duygularının kontrolü, kendisinden başka hiç kimseye verilemez... Verildiği takdirde insan, insanlıktan çıkar. Bilinçaltları baskı altına alınmış olur. İlende çok büyük ruhsal patlamalar beklemek gerekir. İnsan duygularına yasayla gem vurulamaz!» diyorlardı.

Bir kısmı da bunun gerekliliğine inanıyor, «Derhal uygulanmalıdır, proje çok geçenidir!» diye geç bile kalındığını belirtiyorlardı.

Saatlerce ayakta tezimi anlattım. Deneylerimden, bu deneylerin sonuçlarından söz ettim. Oy birliğini sağlayıp, karara varamıyorlardı. Bilim Adamları nihayet konunun hükümet temsilcilerine, basına ve en sonra da kamuya açıklanmasını, bu projenin basitçe anlatılarak halk oylamasına sunulmasını, uygulanıp uygulanamayacağının oylama sonucu saptanmasını, oy birliği ile karar altına aldı.

Halk oylamasının sonucunun beni ne kadar mutlu ettiğini anlatamam; Yedi kardeş ve bir öğretmen beni bu noktaya getirmişti. Çalışmalarımın odak noktası «Sakınma¬dan, korunmadan sağlıklı ve az evlât edinme» teziydi. Başarmıştım! Bundan böyle her insan -Kadın, erkek, herkes- yasa gereği BOG aşısı aşısını olacak, böylece genetik programlama sağlanmış olacaktı. İkinci kuşakta, yani annesi, babası aşı olduktan sonra dünyaya gelen çocuk, artık aşı gereksinmesi duy¬mayacaktı. Çünkü kendi yapı taşlan olan RNA ve DNA dizileri programlanmış olacaktı. Kendi¬sinden olacaklara da artık kuşak değiştiği için bu durum doğal gelecekti.
@

Yirmi yedi yaşımda yaptığım keşfimin üzerinden elli yıl geçti. Artık yetmiş yedi yaşında bir ihtiyarım. Benim gibi eskiden kalma bir avuç yaşlının dışındaki yeni nesiller bir insanın on yılda bir kereden daha sık çocuk sahibi olabileceğini duysalar. «Olmaz öyle şey, mümkün değil!» derler. Çünkü biliyorlar ki, bir insan yaşamı boyunca ikiden fazla çocuk sahibi olamaz! İstese de istemese de!

Keşfimin esası, «On yılda bir çocuğa kalış» ve «Hızlandırılıp, üç aya indirgenmiş Hamilelik» esası üzerine idi. Artık Kadınlar dokuz ay beklemiyorlardı, doğum için. Üç ay, başlayıp bitmesine yetiyordu. Yani Kadın On yılda bir hâmile kalabiliyor, bu hamilelik de üç ay sürüyordu. Yirmi birinci asrın -Kadın, erkek ayırt edilmeden- çalışan insanına bir armağanıydı bu buluş. Bir parça toprağa yirmi kişi sahip olmayacaktı artık. Sahip olan da tam anlamıyla doyacaktı!

Böylece tüm dünyadaki nüfus patlamalarının önüne geçilmiş, Milletler yedirip, giydirip, okutup tüm gereksinmelerini karşılayabilecekleri. Bilinçli, az, öz nüfusa kavuşmuşlardı...

Günün birinde Tarih kitaplarını açan torunlarımızın torunları sekiz çocuklu ailelerin tarihte yaşamış olduğunu okudukları zaman, hayretle yazının üzerine eğilip, «Sekiz çocuk nasıl olur?» diye dehşetle gerileyecekler, belki de!...

(1979, Sayı:37, Sayfa:19)


bilimkurgu@x-bilinmeyen.com