ba_l_k_yaz_s_.derg_.5.jpg

1979 Temmuz, Sayı:37
TAŞ
AŞI
SESSİZLİK
ÖYLESİNE GÜZEL BİR GÜN Kİ-1

TAŞ


ta_-ba_l_k.jpg

Zaman göstergesinin, kadrandaki sayıların biri üzerinde yavaşlamasıyla etraftaki parlak aydınlık birtakım şekiller almaya başlamıştı...

Kısa bir süre sonra şekiller iyice belirginleşti. Antik tarih öncesinin sakin görüntüsü tüm doğallığı ile gözler önüne serilmiş, göz alabildiğine uzanıyordu.

Makinenin içindeki diastimonot etraftaki tüm aygıtlara son bir göz attıktan sonra koltuk dirsekliğindeki özel bölmeden bir kaç aygıt çıkarıp ayağa kalkarak kapı düğmesine bastı.

Kanadın açılması ile serin bir havanın içeriye esmesi bir olmuştu...

Dışarı çıkıp yürümeye başladığında, hafif fakat insanın tâ içlerine kadar işleyen bir ayazın tüylerini diken diken ettiğini hissetti. Etraftaki aydınlıktan, şafak vaktinin daha yeni yeni sökmeye başladığı belli oluyordu. Gökte ışıl ışıl parlayan yıldızlar artık yavaş yavaş gözden kayboluyor, yerlerini saniyeler geçtikçe rengi daha da açılan bir mavilik alıyordu. Etrafta «çıt» yoktu! Duyulan tek ses, oldukça uzakta bulunan palmiye benzeri birtakım ağaçların oluşturduğu kanısını veren hışırtı ile biraz öte¬deki derenin şakırtısı idi...

Kısa bir yürüyüşten sonra suyun kenarına vardı.

Ellerini bol bol çalkaladıktan sonra, özel görev tulumunun üzerindeki bir cepten cam bir tüp çıkararak suyla doldurup dikkatlice yerine koydu. Artık alışmıştı bu hareketi tekrarlamaya. Bunları yaparken, aklından nice zamandır üzerinde çalışıp sonuç alamadığı görevi geçti:

«Bitkisel olmayan hayatın doğuş noktasını bulmak». Bunu bulgulayabilmek gerçekten önemli bir olay olacaktı. Bunun gerçekleşmesi ile belki de bilim adamları laboratuarlarında ilk canlı hücreyi yapay olarak üretebileceklerdi. Ancak bunca kez aynı sebeple geçmişe seyahat etmesine rağmen, hiç bir sonuç elde edememişti. Bu durum onun için gittikçe sinir bozucu bir hal alıyordu.

Çömeldiği yerden kalktı, zaman makinesine doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı.

İçeri girdi, mikroskop sehpasını önüne çekerek dereden topladığı suyu özel bir lamele damlatıp mikroskobun preparat inceleme kısmına yerleştirdi. Okülerden içeri baktı: Su, yine su, normal su; hiç bir canlılık belirtisi yoktu. Suratını aşırı bir öfkenin hasıl ettiği bir kızgınlık ifadesi kapladı. Dişlerini gıcırdatıyor, parmakları mikroskop sehpasının üzerinde sinirli sinirli tempo tutuyordu.

Bundan önceki her araştırma gezisinde deniz, dere ve göl kenarlarından örnekler toplamış, incelemiş, ama hiç bir şey bulamamıştı. Gerçi hemen hemen tüm bilima damları, hayatın suda doğduğu tezini savunuyorlardı; ama o tüm bu araştırmalarına rağmen, buna dair hiç bir şey bulamamıştı.

Derin bir nefes aldı; elini başına dayayarak düşünmeye başladı. Birden aklına, etrafı gezmek geldi.

Bulunduğu yeri kaybetmemek amacıyla toprağa bir sinyal direği diktikten sonra, makineye bindi kolları çekti...

Makine paletli tekerleklerinin üzerinde yumuşak toprakta izler bırakarak, ilerliyordu. Epey yol almış, artık sinyal direğini de göremez olmuştu. Onun varlığını belirten tek işaret, makinedeki sinyal dedektöründen gelen seslerdi

Zaman konusuna girilen başka bir öykü:
Hayatı başlatan insan mıdır,
yoksa zaman yolculuğu mu insanı yarattı?
Bu ilginç ikilemi sormak zorunda kalacaksınız sonunda.

(1979, Sayı:37, Sayfa:8)

ta_-resim.2.jpg

Makine uzaklaştıkça sesler de canlılığını kaybediyor, gittikçe zor duyulabilen tınlamalar halini alıyordu.

Birden uzakta büyük bir kütle gördüğünü fark etti. Yolaldığı arazide oraya buraya yayılmış olan ufak tefek kaya parçacıklarını zaten önceden fark etmişti. Makineyi doğruca o büyük kütlenin üzerine sürdü. Bunun yeryüzüne düşmüş büyükçe bir göktaşı olduğu açıkça belli oluyordu. Yaklaştı, o an aklından bir fikir geçti.

«Evet olabilir neden olmasın» diye kendi kendine söylendi. Evet mümkün olabilirdi. Dünyadaki hayatın kökeninin uzaydan gelmiş canlı organizmalara bağlı olması, pek de ihmal dışı bir olasılık sayılmamalıydı.

Araçtan indi, düşmüş olan göktaşına ait birkaç örnek toplayarak etrafı gözden geçirdi, sonra yine araca binip dönüş yolunu tuttu.

Sinyal dedektöründeki sinyaller, gittikçe belirgin bir hal alıyordu. Biraz sonra makine eski yerine varmıştı. Araç durur durmaz, hemen topladığı örneklerden birkaçını çıkarttı ve aralarında en ufak olanını seçip mikroskobun altına yerleştiriverdi. Taş parçası gerçekten de çok acayipti. Dıştan alelade bir taş parçasına benzemesine rağmen, mikroskop altında bambaşka bir tür olduğu ortaya çıkıyordu. Uzun uzun; inceledikten sonra:

«Herhalde, hiç rastlamadığım bir örnek olmalı!» diye düşündü! Ancak tüm bunlar onu hiç ilgilendirmeyen şeylerdi. Gözleri büyültülmüş kaya parçasının üzerinde hayat belirtileri arıyor, bulamadıkça daha da sinirleniyor, sinirlendikçe de öfkeleniyordu. Parçayı mikroskoptan alıp araçtaki bilgisayarın «jeolojik-ayırt» kısmına koyarak elini bilgisayarın tuşları üzerindi şöyle bir gezdirdi.

Bilgisayardaki İmpulslardan bazılarına deyip bırakana kadar cevap ekranda belirmişi bile:
«Türü saptanamamıştır»

Hırsından adeta kuduruyordu; bu ümidi de suya düşmüştü. Büyük bir hızla, aracın araştırma masası üzerinde duran taşlardan eliyle toplayabildiği kadarını toplayıp, dışarı fırladı ve kızgınlığını büsbütün belirten küfürler savurdu, tümünü sakin sakin akan dereye fırlattı.

Taşlar dereye düşer düşmez dibe doğru ağır ağır sürüklenirken, yoğun kabarcıklar oluşturuyorlardı. Dibi bulduklarında su çoktan etkisini göstermiş, adeta bir kaynaşmadır başlamıştı. Devamlı kabarcık salıyor, yavaş yavaş parçalanıyorlardı; sonra tümden kum halini aldı; içlerinden bulanık koyu bir sıvı, suya karıştı. Canlı hücrelerle dolu bir sıvı!..

Diastimonot bir an önce çağına varmak ve bu görevden azledilmesini sağlayacak dilekçeyi vermek üzere araca bindi, manivelayı çekerek zaman taşıyıcısını çalıştırdı...


bilimkurgu@x-bilinmeyen.com