|
-Baba! dedi Doğan, Sfenks kelebeğimi de yanıma alabilir miyim?
-Al oğlum, diye dudaklarını ısırdı Tuğrul, senin o...
Sonra yalıtkan giysili, donuk yüzlü iki adam kollarından tutup kaldırdı çocuğu. Bacakları tutmayan, on yaşında çelimsiz bir çocuktu Doğan. Oğlunu geniş bir koridora benzeyen laboratuarın sonundaki aspiratör sesi çıkaran parlak bakır taşı rengindeki hücreye götürüyorlardı... Hücrenin önünde dikilen beyaz saçlı adamla göz göze gelen Tuğrul'un gözleri yaşardı. Birden yaşadığı anın dışına itildiğini sandı. Korkuyordu. Bir yalıyarın kenarına bırakmışlardı, dokunsalar düşecekti. Sonra anılar, kumun suyu soğurduğu gibi içine çekmeye başladı onu...
@
-Sinek mantarı, sinek mantarı! diye mırıldandı.
Lisede okuduğu yılları yaşıyordu. O gün öğretmen bir soru sormuştu. Mantarların fotosentez yapamadığını bilen tek öğrenci Tuğrul'du. Yaşamına yön veren işte o yanıt oldu. Ancak Botanikçi oluşunda doğayı sevişinin de payı büyüktü. Oksinlerle, Kinetinler üzerinde yaptığı buluşlar ve "Botanik Bahçesi"ndeki çalışmaları ona yetmiyordu. Ülkesi bir "Fitotron"a kavuşmalıydı. Yetkililer önerisini olumlu karşılayınca bilimsel gezilere başladı. Harward üniversitesinin "Pasedena Enstitüsü"ndeki Fitotron'da iki ay süren incelemelerde bulundu. Dönüşte "Erzurum Üniversitesi"ne gönderdiler. Bu görevi çok sevmişti. Dumurlu ilçesindeki halasını da görebilecekti.,. Böylece Dağ Çiçeği'yle halasının evinde tanışmıştı.
-Bana niye Dağ Çileği diyorsun? diye sormuştu Neşe.
Öğretmen okulunu o yıl bitiren çok güzel bir genç kızdı,
-Çünkü, demişti Tuğrul, dağ çilekleri ovada yetişen çileklerden daha tatlıdır. Ilımlı hava serin dağ havasının çileğe verdiği mis kokuyu sağlıyamaz.
Evlendikleri günü anımsıyamadı. Itercesine salondan çıkarıyorlardı yalıtkan giysili adamlar Tuğrul'u. Sallanarak bir iskemleye oturdu.
«Fitotron 146 bölmeydi» diye düşündü. Ah, o yanılgılar olmasaydı! Bengal ispinozu gibi canlı olan genç kadın durgunlaşmıştı. Meslektaşı ve yakın arkadaşı Paleobotanikçi Korkutalp uyarmasa. "Botanik Enstitüsü"ndeki elektronik mikroskobundan hiç ayrılamıyacaktı. Bitkisel sitolojiyle, bitkisel genetik üzerindeki araştırmalarını anlatan Tuğrul'u kınamıştı, Korkutalp. Sıkıntısından elindeki üçgen şeklindeki akgürgen yaprağıyla oynuyordu Tuğrul:
-Haklısın, demişti arkadaşına. Karımı unuttum sanki. Çok ihmal ettim.
@
Başı dönüyor, çevresindeki sessizlikten ürküyordu. içeriye koşup o gizemli hücreye sokulan oğlunu alıp kaçmak istedi.. Anılar sinirlerini uyuşturan demir güllelere dönüşmüştü, kımıldıyamadı. Altınbaşlı "Florya" doğunca, güzel karısıyla nasıl bayram yapmışlardı? Sarı saçlı cıvıl cıvıl bir çocuktu, Doğan.
Mutluluk o soluk bahar sabahında son buldu. Fitotron komuta salonunun panolarındaki kadınlara bakarken telefona çağırdılar, Tuğrul'u...
Sorgun İlçesi yakınında kamyonla çarpışan otobüsteki karısı ölmüş, küçük Doğan ağır yaralanmıştı. Tam üç yıl sakat oğluna analık, hastabakıcılık yaptı. Zor olan hizmet etmek değil, akranlarıyla oynayamıyan çocuğunun gövdesindeki ıslak acıydı. Tüm bilimsel çalışmalarını bıraktı. Normal görevlerini de yardımcıları yapıyordu. Oğlunun yakarışlarını karşılıksız bırakışı onu bilimden soğutmuştu. Gücünün üstüne çıkmak istedikçe botanikten uzaklaşıp uzmanı olmadığı bilim dallarına merak sarışının bilimle ilgisi yoktu. Ancak sibernetikle parapsikoloji arasında bocaladığı uykusuz bir gecede, "Boole" cebri takıldı kafasına. 1 + 1 = 1 çok garip bir işlemdi. O + O = O en mantıklı işlemdi. Tıpkı Geçmiş + Gelecek = 0 gibi...
-Sonuç ürkütücü! diye gözlerini yıldızlara dikti. Demek ki geçmişle geleceği ayıran şimdiki zaman diye bir süre yok. Saniyenin milyonda birinde bile, geçmişten derhal geleceğe atlıyoruz.. Zaten bizim şimdi dediğimiz an, evrenin başka bir köşesinde geçmiş veya gelecek olabiliyor. Hele çok daha hızlı sistemlerde bizim geleceğimiz onlar için geçmiştir.
|
|
|
|
|
(1979, Sayı:34, Sayfa:14)
Yalnızlığın derinindeki geceler, dördüncü boyut olan zamanın aslında enerji olduğu gerçeğini kavramasını sağladı. Evrendeki her şey enerjinin değişik bir şekliydi. Işık dalgaları gibi yayılmayan zaman, her yerde ve her zaman vardı.
-Peki zaman dursa ne olur? Ve zaman geriye aksa ne güzel olur! düşüncesini yineleyince olağanüstü bir sonuca vardı.
"Doğal Bilimler" konferansına katılmayı, görüşünü paylaşacak bilim adamlarını bulmak umuduyla kabul etmişti. Bilgisine öyle değer veriliyordu ki, Bakanın özel izni ve emriyle gönderiliyordu. Kürsüde uygulamsal botanik üzerine yaptığı konuşmasının sonunda söylediği, çoğuna anlamsız ve uygunsuz gelen sözler, bir kişinin ilgisini çekmişti. Nükleer Fizikçi George Copley ile tanışması da olağanüstü bir deneyin başlangıcı oldu.
Bilim onunla alay etmekte haklıydı. Fakat G. Copley'in önerisini tartışmasız uygulamaya koyusu herkesi susturdu. Dünya üzerinde küçük bir «Pulsar» modeli yaratmak isteyen ünlü Fizikçi'ye buluşunun yönünü değiştirecek ipucunu o vermişti:
-Bugün yoktur, geçmiş ve gelecek vardır! «Madde ve zamanın negatif olduğu anti dünyadaysa zaman geriye doğru akar. Maddenin enerjiye dönüşmeden yok olduğu yer de Pulsar denen Karadeliklerdir. Antidünyaya giden "tünel elektronları"nı yitiren bu uzay cisimleridir. Onlar ışıktan hızlı «Takyon» parçacıklarını saçar, İşte zamanın geriye akmasının nedeni, takyonların ışıktan hızlı gitmesidir. Orada sonuç, neden'den önce gelir. Çünkü neden-sonuç ilkesi ışık hızına ulaşamıyan parçacıklar için doğrudur.
-Mr.. Tuğrul! demişti, G. Copley, hızla hareket eden elektriksel yükler manyetik alanları oluşturduğuna göre elektronların da manyetik alanlar üretmesi gerekir. Bir cismin üzerinde yoğun bir manyetik alan yaratılınca o maddenin boyut değiştirdiği kanıtlandığına göre, anti-elektromanyetik alan yaratılırsa, bu alan içindeki cisim geçmişe veya geleceğe götürülebilir.
Ülkesine dönünce görevinden ayrıldı, Tuğrul. Onu düpedüz çılgın sayan herkes yanından uzaklaştı. Korkutalp, Tuğrul'dan ayrılmayan tek kişiydi. G. Copleyden gelen mektubu da yalnız ona okuttu.
-Dilerseniz oğlunuzla birlikte gelin, diyordu ünlü Fizikçi. "Positron"um çalışıyor. Fakat başarı yüzdesi şimdilik çok düşük. Patlamayla oluşan yok olmayı önleyemedim. Biliyorsunuz amacımız negatif elektrik yüklü fotonlar üretmek değil.
@
Yalıtkan giysili adamların ortasında yaklaşan ihtiyar G. Copley'in yüzünden, sonucun olumsuz olduğunu anlamıştı, Tuğrul.
-Hey sinek mantarı! Oğlun, zamanda üç yıl önceye gidip, sakatlıktan kurtulacaktı, haa! Aptal! Kendini inandırdığın gibi çocuğunu da kandırdın...
G.Copley, Korkutalp'e Positron'un içindeki Doğan'ın yok oluşunu ve sorumluluğun babasına, ait olduğunu elindeki belgeyi göstererek anlatırken, Tuğrul binanın çıkış kapısına koştu.
-Yavrumu çılgınca bir deneye kurban ettim. Elimle gönderdim dediler sunağına. Benim yaşamam, onu bir kez daha öldürmek olur...
Dışarı çıkıp yüzlerce arabanın vızır vızır gidip geldiği caddenin ortasına bilinçsizce yürüdü. Son yanılgısı bu yürüyüş olmuştu.
@
Aynı dakikalar içinde Sorgun ilçesine giden asfalt yolun üstünde, yerden bitercesine beliriveren bir çocuk şaşkın ama sevinçli:
-Babacığım nerdesin? diye haykırarak dolaşıyordu. Bak yürüyorum, hem de koşuyorum ben! Ama nerdeyim? Ne oldu bana?!..
@
Bilimin ilerlemesi ve bazı kişilerdeki yeteneklerin artması, onları Dünya hâkimi mi yapacak? İnsanların birbirleriyle çatışması hiç bitmeyecek mi?
|
|
|
|