|
Dünya Dışı Yaşam var mıdır?
Yoksa bu, bilim kurgucuların yarattığı bir varsayım mı? Bilim adamları bu konuda neler demektedirler?
DÜNYA DIŞI UYGARLIKLARLA TEMAS
UZAYDAN GELEN SİNYALLER
Bilimkurgu edebiyatına konu olmanın yanında, dünya dışı yaşam bilimsel alanda da araşîırma konusu olmaktadır. Dünya dışı yaşamın nasıl olabileceği sonsuz olasılık içeren bir problemdir. Bu yaşamın temelini hiç bilmediğimiz maddeler oluşturabileceği gibi bizimle temelde benzerlikleri olan maddeler de oluşturabilir. Birinci olasılık için önümüzde hiç örnek olmadığından bir fikir ileri sürmek imkansızsa da, ikincinin olabileceği ispatlanabilir.
Halen dünya üstündeki insanların çoğu bencil bir fikre kapılarak dünya dışı yaşamın varlığını kabullenmek istemezler. Aralarında çok etkin çevreler bulunduğundan, bu konularla uğraşanlar kolayca alaya alınmaktadırlar. Oysa sonsuz uzayda yaşamın bulunmadığını ileri sürmek ve piyangonun sadece dünyamıza vurduğuna inanmak, delice bir düşüncedir. Fakat Giordano Bruno'nun 1600 yılında yakılması, karşıt görüştekilerin etkinliğini açıkça göstermektedir. Bruno'nun yakılmasının nedeni de «Gerçek Tarih» adlı öyküsünde Ay'daki hayatı anlatan Lucien Samosate'tan 15 asır sonra diğer dünyalar ve oralarda olabilecek yaşamla ilgili düşüncesini açıklamasıdır. Gerçi bugün ona uygulanan bu cinayetin benzerine cesaret edilemiyor ve biz fikirlerimizi açıklayabiliyorsak da ne dereceye kadar ciddiye alındığımız tartışma götürür.
Uzaydaki yaşamın araştırılmasını, onlarla karşılaşacağımız zamana bırakılmasını isteyenlere karşı dünya dışı yaşamın var olması gerektiği ve bunun bizimkinden değişik olabileceği fikrine kendimizi alıştırmak, insanlığın evriminin düzenli yürümesi için gereklidir. Eğer başka zeki varlıklarla karşılaşıncaya kadar onların varlığını düşünmezsek, karşılaşacağımız an uğrayabileceğimiz şokun korkunçluğu ürkütücüdür.
Galaksimizin 13x108 yıl yaşında olduğu ve bu galaksideki dünyamızda hayatın var oluşundan bu güne 4x109 yıl geçtiği tespit edilmiştir. Dünyamızda hayatın nasıl oluştuğu ispatlanırsa başka yerlerde de benzer kaynaklı hayat çeşitlerinin olabileceği konusunda fikirler ileri sürülebilir.
Dünya yaşamının oluşması konusunda 3 belirgin düşünce vardır:
1. Tanrısal olgu: «Dünyadaki insanların var oluşunun nedeni, Tanrısal emirdir» denen dini görüşün bilimsel alanda geçerli olmadığı çeşitli deneylerle ispatlanmıştır.
2) Dışandan gelme: «Yaşamın var oluşu, Dünya dışı kaynaklıdır» denmektedir. Bu düşünceye dünyadaki yaşamı uzaya yayma olanaklarının araştırılması esnasında varılmıştır. Bu düşünceden hareket eden iki moleküler biyolog, Francis Crick ve Leslie Orgel, güdümlü panspermia (Directed Panspermia) teorisini oluşturdular, Bu teoriye göre hayat, yıldızlar arasında mikro-organizmalar yoluyla yayılmıştır.
Doğal koşullarla hemen hemen imkânsızlığı gösterilen bu çeşit yayılmanın bilinçli bir yolla iletilmesinin olanak dahilinde olduğu anlaşıldı. Peter Sneath mavi-yeşil algue'ların ve benzeri organizmaların sadece CO2, su ve güneş ışığı sayesinde uzun süre yaşayabileceğini ileri sürdü ve 10 yıl yaşayabileceklerini belirtti. Bu da hayatı başka yere taşımanın olanak dahilinde olduğunu ispatlamaya yetmektedir. Hayatın dünyamıza evrenin başka bir yerinden gelmiş olabileceğini iki belirgin delil savunmaktadır.
a) Genetik kod: Yaşamın tüm biçimleri için bir tek evrensel kodun geçerli olduğu gösterilmiş ve buu kodun bir donma sonunda canlı kalabilmiş olduğu ileri sürülmüştür.
b) Molibden: Bu madde dünyada % 0.02 gibi küçük bir oranda bulunmaktadır, buna karşı bir çok enzim sisteminde yardımcı unsurdur; ayrıca başka bir madde ile değiştirilememektedir. Bu da bize, hayatın molibdeni fazla olan bir gezegenden gelmiş olabileceğini göstermektedir.
|
|
|
|
|
3) Dünyasal olgu: En geçerli görünen bu düşünce, deneylerle ispatlanmıştır. Amerikalı kimyacı Harold C.Urey ve talebesi Stanley L.Miller, 1952'de bir deney gerçekleştirdiler. Dünyada başlangıçta var olan koşulları deneysel olaraktalit ettiler. Saf su, amonyak, metan, hidrojen karışımı ortam, başlangıçtaki atmosferi ve okyanusun küçük bir modelini oluşturmuştur. Enerji kaynağı olan güneşi, elektriksel boşalma (deşarj) ile taklit ettiler.
Bir hafta süreyle devam edilen elektrik boşaltımı sonunda, renksiz karışımın pembeleştiği ve deney başındaki metanın altıda birinin herhangi bir canlı organizmanın etkisi olmadan (abiyotik), daha karışık moleküllere dönüştüğü görüldü. Buluntular arasında proteinin temelini oluşturan iki basit amino asitten başka bir şey olmayan "glycine" ve "alanine" vardır.
Bu deney sonunda, yaşamın başlangıçta Dünya'nın atmosfer ve okyanuslarında bulunan en genel moleküllerin uğradığı en olasılı değişiklikler sayesinde başladığı, dolayısıyla evrende, Dünya'nın kimyasına az çok benzeyen ve aşağı yukarı ışığında yıkanan her gezegenin dünyada olduğu gibi yaşamı geliştirmek zorunda olduğu ispatlandı.
Dünyamızda yaşamın nasıl oluştuğunu gösteren bu teoriler, uzayda hayatı ararken dikkat edeceğimiz hususları bize göstermektedir. Yaşam için temel taş olan maddeleri bildiğimize göre, sıra onların bulunabileceği gezegenleri aramaya gelmektedir. Oysa dünya yüzündeki en güçlü teleskoplar bile, yıldızların sadece görüntülerinden başka bi şey vermemektedir. Gerçi bir fantastik gerçekçi olan Erich von Däniken, Astronom Harlow Shapley'in teleskoplardan görünen 1020 yıldızdan yola çıkarak en az 105 yıldızın gezegenlerinde hayat olması fikrine katılıyorsa da, bu ileri sürülen olasılık, ihtimal hesabından başka bir şey olamayacağından, bilimsel bir temele dayandırılamaz. Son yıllarda radyo teleskopların daha etkin kullanılmasıyla, çevresinde döndükleri yıldızların dalgasal hareketleri nedeniyle yalnız gezegensel kütle hakkında bilgi sahibi olarak çok az birkaç gezegenin varlığı anlaşılabilmektedir.
Başka yıldızların gezegenleri incelenerek dünya dışı yaşamın varlığını ispatlayamıyorsak, tek çaremiz kalmaktadır: Hayatın temel maddelerinin uzayda var olduğunu saptamak. Bunun için de uzayda çeşitli moleküllerin karakteriksel dalga yayınlarını bulmak ve dünyaya düşen meteoritleri incelemek gerekmektedir.
Bu güne kadar dünyamıza düşmüş 35 tanesi bir tondan fazla, 1700 meteorit bilinmektedir. Bu meteoritlerin çoğunda kimyasal bileşimlerin çoğunda kimyasal bileşimlerin demir-nikel karışımı ya da taş olduğu görülmüşse de, üçte birine yakınının siyah renkte ve kolayca parçalanabilir olduğu saptanmıştır. Bu son gruptakilerin içinde, tanelerinde genellikle karbon içeren bileşikler bulunan karbonlu chondrite'ler vardır. Bu cins 15-20 meteorit içinde bize en büyük bilgiyi sağlayan iki meteoritten biri 1950'de, Amerika';da Kentucky eyaletinin Nurray yakınlarına düşmüştür. Diğeri 28 Eylül 1968'de Avustralya'da Nurchison şehri üzerinde patlamış ve 82.7 kilogramlık parçası bulunmuştur. Bu iki meteorite NASA'da Keith Kvenvelden başkanlığında gaz kromatgrafi ve kitle spektroskopi yöntemleri kullanılarak yapılan incelemelerde, aynı bulgulara rastlandı.
-Devam-
|
|
|
|