|
Vargo STATTEN
Bu sayımızda beğeneceğinizi umduğumuz yeni bir romana başladık. Arkadaşımız Erol TULAY, Vargo STATTEN'in «Across the Ages» adlı eserini sizler için çevirdi.
Komisyoncu Jeffrey Collins'in yağmurlu bir günde karşısına çıkan bir adam, onun tüm yaşamını bir anda değiştirir. Her sayımızda merakla izleyeceğimiz bu macera, bakalım asırlar boyunca nasıl sürüp gidecek?
(1)
Jeffrey Collins hayatından çok memnundu, oldukça iyi bir gün geçirmişti.
Gerçi iki gün önce eşi Betty gelirlerinin azlığından şikâyetle ona surat asmıştı. Fakat yaptığı son işlerden alacağı komisyon, durumlarını oldukça değiştirecekti. Jeffrey Collins bir ticarethanenin mümessilliğini yapıyordu ve geleceğini düşünen herkes gibi kazancının bir kısmını biriktirmek zorundaydı.
Yağmurlu bir sonbahar akşamı, eski arabasının direksiyonunda evine doğru yol alıyordu. Uzun zamandır böylesine karanlık bir gece görmemişti. Şehirden banliyödeki evine uzanan bu ıssız yolda ürperdiğini hissetti. Yağmur şiddetle ön camlara çarpıyor, silecekler monoton sesleriyle çalışıyordu.
Birdenbire Jeffrey az ilerisinde bir karaltı fark etti ve bunun arızalanmış bir motosiklet olduğunu sanarak arabasını yavaşlattı. Farların aydınlığında bir yabancı görünüyordu. O zaman Jeffrey orada tuhaf bir şeyler olduğunu anladı. Bir kere, gördüğü alet bir motosiklet değildi. Yabancıya gelince son derece acayip giyinmişti. Üzerinde altın sarısı bir mayo ile göğsünü örten süslü bir zırh bulunuyordu. Uzun boyu, kuvvetli adaleleri ve Yunan tanrılarını hatırlatan yüzüyle adeta bir devi andırıyordu.
Jeffrey arabasının camını indirerek:
-Bir arıza mı var? diye seslendi. Bir yandan da civarda bir kıyafet balosu olup olmadığını düşünüyordu.
Adam yüzünü ondan tarafa çevirdiğinde Jeffrey adeta bir şok geçirdi. Yabancının sağ şakağında korkunç bir yara görülüyordu. Devamlı kanayan derin bir yara.
-Adamakıllı yaralanmış, diye mırıldandı.
Beriki sendeledi, büyük bir gayretle cevap verdi:
-Miranı haj kilmo ni ju-son...
Jeffrey ağzını açtı, fakat bir şey söyleyemedi. Adam bilmediği bir dille konuşuyordu, ama hangisiyle?
-Adım Jeffrey Collins, diyerek arabadan indi. Yağmur sağanak halini almıştı. Söze devamla: Sizi hemen bir hastaneye götüreyim, yaranız oldukça derin.
Esrarengiz alete daha yakından baktı. Bir sürü parlak çubuk, cam liflerinden yapılmış birtakım borularla birbirine bağlanmıştı ve hepsi de zemin üzerindeki iki ayağa tutturulmuştu. Bu ayaklar daha ziyade iki buz patenini andırıyordu. Aletin oturmağa yarayan geniş bir de selesi vardı.
-Sembra mio tif gulio..
-Söylediklerinizden bir şey anlayamıyorum. Haydi... Bana yardım edin de şu nesneyi kaldıralım. Sizi hastaneye götüreceğim.
|
|
|
|
|
Bu sözlerden hiçbir şey anlamamasına rağmen dev, Jeffrey'in jestlerinin manasını fark etti. Kuvvetli kollarıyla makineyi kaldırdı ve otomobilin bagajına kolaylıkla yerleştirdi. Adam o kadar iriydi ki arabaya bindiklerinde Jeffrey direksiyondaki yerini zorlukla aldı. Yabancı çok kan kaybettiğinden, biran önce hastaneye varmak için acele ediyordu.
Gazı kökleyerek sordu:
-Söylediklerimi biraz olsun anlayabiliyor musunuz?
Dev, eli kanayan şakağında cevap vermeden ona baktı.
Dikte aynasından Jeffrey, herkülün nefis hatlarını seyrediyordu. Sık sarı saçlar, gelişmiş adaleler... Sonra her şey bir anda kayboldu.
Dona kalmıştı, sabit nazarlarla yanındaki boş koltuğa bakıyordu. Arabayı durdurarak kendisini toparlamağa çalıştı. Hayır, bu bir rüya olamazdı. Çakmağını çıkartarak yaktı. Döşemede henüz kurumamış kan lekeleri görülüyordu; meşin koltukta hatta kendi üzerinde bile.
Şaşkınlığı geçince arabadan indi, yağmurdan çamur haline gelmiş olan yolu inceledi. Ne bir ayak izi; ne de başka bir iz. Devden hiçbir eser kalmamıştı, fakat meçhul alet hâlâ bagajda duruyordu. Bu durumda yapabileceği tek şey vardı: Eve doğru yoluna devam etmek! O da öyle yaptı.
Betty, asık suratıyla hemen kapıda göründü:
-Çok şükür gelebildin.
-Şey... ben...
-Yine mi kötü bir gün?
Jeffrey kendine gelebilmek için gayret sarf etti.
-Bugün çok iyi bir iş yaptım Betty. Komisyon olarak dört bin alacağım.
-Dört bin? Hiç de fena değil.
Betty'nin yüz ifadesi hemen değişmişti. Gülümsedi; siyah buklelerini omuzlarında dalgalandıran canlı adımlarla oturma odasına doğru yürüdü.
Jeffrey onu takip etti, şöminenin yanında durarak alevlere dalgın dalgın baktı.
-Sofra hazır, dedi Betty, sitemli bir tonla. Ben de acıktım. Sen... sen acıkmadın mı?
-Ne? diyerek toparlandı Jeffrey.
Karısı düşünceli, dikkatle ona bakıyordu. Jeffrey kabahatli bir sesle:
-Eve doğru yola çıkmıştım... fakat... diyebildi.
-Dörtbin için seni affedebilirim, dedi Betty gülerek.
Jeffrey bir sandalye aldı ve sofraya oturdu. Betty onu gizlice süzdü. Kocasının gri gözlerinden tuhaf bir şeylerin olduğunu hissediyordu. Sarı saçları karışık ve ıslaktı. Genellikle hoş, konuşkan bir insandı Jeffrey. Mükemmel bir erkekti. Fakat şu anda, görünür hiçbir sebep yokken sersem gibiydi.
-Jeffrey, hasta mısın?
-Ben mi? Hayır...
-O halde niye yemiyorsun?
-Ahh, evet.
-Jef, yemeğini koydum.
Jeffrey kararlı bir hareketle sofradan kalktı.
-Mersi. Fakat önce sana söyleyeceklerim var...
-devam-
|
|
|
|