|
GECE GELEN ÖLÜM
John Rommer, arabacın camından baktı:
-Lanet olsun, Bob! dedi. Bütün ev karanlığa gömülmüş. Marshal içeride değil.
Arabanımı motorunu yeniden çalıştırdım:
-Dün buradaydı. Kentteki bir partiye götürmek için, onu zorlamıştım; fakat her zamanki gibi beni dinlemedi. Burada durumu iyi. Yine de seni önceden uyarıyorum; o artık değişti, eskisi gibi değil.
-Ya? Onu ne değiştirmiş olabilir?
-Şey... amcası öldü ya...
-Biz kolejde beraberken, amcası öleli dokuz yıl geçmişti.
-Onun başka bir amcası olduğunu bilmiyordum, dedi Rommer aceleyle.
-Marsh, başka bir amcası daha olduğunu biliyordu. Adı Silas Hunter'di. Üç yıl kadar önce buraya geldi ve bu evi satın aldı. 10 bin ya da 20 bin yıldan beri gömülü kemikleri çıkaran arkeolog, entnolog veya buna benzer bir meslektendi. Bu bulgulara dayanacak, hayvanların neye benzediğini, eğer hayvansalar tabii; ya da kemikler bir insana aitse, size ölmeden önce sabah kahvaltısında ne yediğini söyleyebilirdi. Yaşlı Silas, bu konuyu bilen tek kişiydi. Yucatan'da 20 yılını kazı yaparak harcadı; ki bu, Marsh'ın başka bir amcası olduğunu bilmemesine nedendir.
-Yucatan?
-Evet. Mayalar, burada birçok tapınaklar yaptılar, sonra da terk ettiler. İki bin yıl kadar önceki belgelerden okuduğuma göre, burada büyük bir uygarlık kurmuş olmalılar. Görünüşe göre, bunlar hakkında kimsenin kesin bir bilgisi yoktu. Ölen yaşlı Silas da bunlardan biriydi. Müthiş bir madalyon, kaya, eski ıvır zıvır ve yazı koleksiyonu yaptı. Maya hiyerogliflerini okuyabileceğini iddia etti ve gerçekten de Marsh'ın ilgisini çektiğine bahse girerim. O öldükten sonara Marsh, arkadaş grubunu dağıttı ve yaşamını amcasının işini sürdürmeye adadığını açıkladı.
Bana katılmasını bekleyerek Rommer'e baktım:
-Bir bağlantı kurabiliyor musun? diye devam ettim. Birkaç eski taşa burnunu gömüp yaşamının geri kalan kısmını buralarda harcamaya karar veren Marsh Hunter, kentin, tümünü güzelleştirmek ve alımlı yapabilmek için bize yardım etti. Ne parlak ışıklar, ne de cafcaflı partiler... hepsini sildi yaşamından.
Rommer'den herhangi bir ilgi göremedim. Camdan dışarı bakıyordu ve yüzü gergindi.
Tam evin önüne gelmiştik ki, farlar, garip bakanlıkta, ışıklı bir tünel oluşturarak bitkisel formlu beyaz kolonları aydınlattı.
Rommer'in neye baktığını görmüştüm. Frenlere asıldım ve araba burnu üstüne dikildi, tekerlekler toprağa açıyla sürtündü.
Belli belirsiz, gölgelere gömülü, farların ışığının hemen üstünde, havaya asılı duruyordu. Her kenarı on beşer santim civarında, üçgen prizmaya benziyordu. Siyahtı... gece kadar simsiyahtı... Herhangi bir şeye asılı ya da takılı olmadan, havada duruyordu.
Sonra dönmeye ve yükselmeye başladı. Dönerken, kara bir prizma gibiydi. Işığı yutuyordu. Birden uzaklaşmaya başladı. Dönüp yükselirken, ince zil seslerine benzer şıngırtılar duydum.
Gözden yittiğinde, zil notaları da sessizliğe gömüldü. Rüzgâr, Marshal Hunter'in yaşadığı eski evin kolonları etrafından, geniş acılıktaki ağaçların engelleri arasından süzülerek geçiyor ve kükremeye benzeyen bir homurtuyla sesini arttırıyordu. Anafor halinde garip bir sis basmıştı.
Rommer, arabadan atladı, çevresine bakındı. Ona katıldım. Alçaktan uçan bulutların dışında, gökte gözle görülür herhangi bir şey yoktu.
-Hangi şeytan... diye başladım.
Rommer başını salladı:
-Sanırım sisten bazı gölgeler geçti!
-Hayır gölge değil, şekildi! diye itiraz et¬tim. Ve onu sen de gördün. Niçin inkâr ediyorsun?
Beni yanıtlamadı. Ön kapının basamaklarına hızla çıktı, kapı tokmağını çalmaya başladı. Bir ışık belirdi ve sinirli bir ses:
-Kim o? diye sordu.
Bu Marshall Hunter'in sesiydi. Onun sesini, nerede olsam tanıyabilirdim.
Rommer de bu sesi duymaya alışkın olmalıydı. Beynindeki bir sesin ağırlığını atmak istercesine küfretti:
-Meraklı, huyuna lanet, Marshall Hunter! Kapıyı aç ve arkadaşlarını içeri al!
Marsh kapıyı açtı. Bir eli cebindeydi ve tabancasını tutuyordu. Şarkın bir şekilde gözlerini kırpıştırdı. Elleri ikimize doğru uzandı:
- John Rommer! Nereden çıktın sen? Seni son gördüğümde, Çin'deydin!
Sonra bana döndü:
-Bob Grant, onun kentte olduğunu bana niçin söylemedin? Eğer on dakikadan fazla kalmazsanız, ikinizin de boynunu kırarım!
|
|
|
|
|
Üç erkek ve kimsesiz bir genç kız, Satan denilen bilinmez gücün saldırısından kendilerini nasıl kurtaracaklar? Bilimsel fantezi türündeki bu öyküde, geçmişteki uygarlıklar üzerine, araştırmacıların fantastik gerçekçi görülerinin temel alındığını göreceksiniz.
Geldiğimizde çalışmakta olduğu kısma bizi soktu ve bir viski şişesinin mantarını açtı. John ile Marsh devamlı konuştular, geçmiş günlerini andılar. Marsh'ın cebi, silahın ağırlığından sarkmıştı, ikimiz de, silahı cebinde tuttuğunu görmüştük, fakat bu konuda bir şey açıklamadı, biz de üstelemedik. Eğer biz de yanımızda silah taşısak ve bunu açıklamaya gerek görmezsek, herhalde garip karşılanmazdı.
Marsh, duygularını saklamaya çalışıyordu, fakat sinirliydi. Rüzgâr, evi devamlı sarsıyordu. Arkadaşım başını ikide bir çeviriyor ve çevreyi dinliyordu. Bence, rüzgârı dinlemiyordu... başka bir şeyler bekliyordu!
John Rommer, Mansh'ın sinirli olduğunun farkındaydı. İskemlesini geriye itti, ayaklarını masaya dayadı, esnedi:
-Kent merkezimde bir otelde yer ayırttım! Fakat odayı pek beğenmedim. Gerçek şu ki, otellerde rahatsız oluyorum. Burada seninle kalsam daha iyi olacak galiba, Marsh!
Fikri hemen kavradım. Ben de iskemlemi geriye yasladım, ayaklarımı masaya dayadım. En azından uykulu değildim, fakat esnememi mümkün olduğu kadar doğal göstermeye çalıştım:
-Çok yorgunum! dedim. Sen ve John ile birlikte, birkaç gün ben de burada kalabilirim.
Marshall bizi süzdü. Tekliflerimiz hoşuna gitmişti, ama niçin onunla birlikte kalmamız gerektiğini böylesine dolambaçlı yoldan açıkladığımızı anlayamamıştı.
Sonra birden kavradı ve konuşmaya başladı:
-Tamam, neşeniz bilir! Sizi anılıyorum... Haksız davranırsam, itiraz istemem. Burada kalacağınızı söylediniz, sonra huzursuz olursanız, bahane kabul etmem. Bana yardım etmenize izin verme dışında seçeneğim yok...
Ani parlayışı durulmuştu:
-Zor durumda değilim. Fakat sıkıntılıyım...
Cümlesini bitiremedi. Rüzgâr uludu, ama rüzgârın sesinin ötesinde, koca evin içinde bir yerde, üzerine aniden ölüm çöken birinin çığlığı duyuldu.
COATAL TAŞI
Rommer'de tabanca olduğunu bilmiyordum. Sivil giyinmişti ve silahsızdı. Oysa yanında bir tane varmış. Ayaklarını masadan çekti ve tehlikeyi sezen bir panter gibi gerildi. Sağ eli, ceketinin içine kaydı. Marsh henüz elini cebine uzatırkem, John'un elinde tabancası belirmişti bile!..
-Neydi bu? dedi Rommer telaşla.
-Bilmiyorum! diyen Marsh'ın yüzü sapsarıydı.
Gerçekten de bilmiyordu ve gördüğüm kadarıyla tahmin etmeye de korkuyordu.
-Bir insan sesine benziyordu.
-Lanet olasıca, bir insan sesine benziyormuş! diye Rommer kükredi. Şimdiye kadar duyduklarıma bakılırsa, bu bir ölüm çığlığıydı!
Marsh öne haımle etti:
-Maya kalıntılarının bulunduğu odadan geldi.
Yüzü biraz daha sarardı. Ayağa kalktı. Biz hemen onun sağındaydık. Marsh, kapının kanadını açtı. Burası zindan gibi karanlıktı. Ve iğrenç bir koku vardı, içerde. Kirli, hastalıklı, yanık et kokusu gibi mide bulandırıcıydı.
Marsh'ın yüzü bir bilmeceyle karşılaşmış gibi kasıldı, fakat tereddüt etmedi. Karanlığa doğru ilerledi. Bir elektrik düğmesinin çevrildiği duyuldu ve kendimizi eski kalıntılarla dolu büyük bir odada buluverdik.
Küçük, camdan bir sandığın yanında boylu-boyunca uzanmış bir adam vardı. Başının arkasındaki bir delikten ince bir duman yükseliyordu.
Marsh, beceriksizce onu çevirmeye çalıştı, fakat Rommer'in sert komutu onu durduruverdi;
-Bırak, Bob yoklasın onu. Sen, odanın şu yananı kontrol et. Ben, öteki tarafına bakacağım.
-Ha? Marsh anlamamıştı: Niçin?
-Çünkü, onu öldüren şey, odada bulunabilir. İki yanı birden denetleyemem, bu yüzden sana arka tarafı yoklamanı söyledim. Ben seni, sen beni kollayacaksın, aramızda kalan Bob'u da gözleyeceğiz.
Çok hızlı düşünüyordu.
Adamın giyimi lalettayindi. Biraz ötesinde bir el feneri duruyordu. Onu sırtüstü çevirdim. Alnı da yanmıştı. Önden ya da arkadan ona her ne çarptıysa, kesinlikle anlayamadım, başından geçip gitmişti.
Derisinin rengi gözlerimi aldı. Yüzü ıstıraptan kasılmıştı, fakat rengi dikkatimi çekmişti. Cildi koyu kahverengiydi. Çıkık elmacık kemikleri ve kemerli bir burnu vardı. Bir Kızılderili olmalıydı. Fakat, özellikle Marsh'ın antika deposunda, böyle bir Kızılderili'nin işi neydi?
-devamı Sayı:16, Sayfa:21-
|
|
Robert Moore WILLIAMS
Robert Moore WILLIAMS
(1907 - 1977)
|
|