|
Başındaki mantar şapkayı geriye atıp, elinin tersiyle gözlerine dolan terleri sildi. Her sabah iki tepeyi bitirip üçüncüyü tırmanırken burada dinlenirdi. Sırtındaki çantayı yere bıraktı, omuz adelelerini hareket ettirdi.
Sağ tarafta Fırat, alt tepenin eteğinden kıvrıla kıvrıla akıyordu. Buralar, kadim dünyadan, taa birinci zamandan bir parçaydı. Nehrin iki yakasını süsleyen tepeler artık «Dağ» niteliğini yitirmiş, tabiat kuvvetlerine karşı hiç bir iddiası olmayan yerlerdi. Daha ileride Suriye çölü, bütün sıcaklığı, bütün kuraklığı, umutsuz stepleri ile uzanıyor, buram buram tütüyordu. Arka tarafında Birecik, belli belirsiz, sisler içerisinde, topraktan fışkıran buharlardan titreye titreye gözüküyordu.
Küçük tepeyi aşıp, içinde kazı işçilerinin çalıştığı harabelere ulaştı.
Bu havaliyi çok seviyordu. Birecik kasabasına sekiz kilometre olan tepelik, Belkıs Höyüğü diye adlandırılırdı. Saba Melikesi Belkıs için yazlık konak yeri olarak inşa edilen sarayın tabanını teşkil ediyordu.
***
Geçen günün hiç bir fevkaladeliği yoktu. Üç tepeyi aşan işçiler kamp yerine ulaşıp, akşam yemeği için ateş yakmışlardı, dumanı gözüküyordu. Kendisi de inmeye başladı.
Yalnız o işçilerin kendi yaptıkları servis yolundan inmez çok sevdiği bir keçi yolunu takip ederdi. İkinci dönemeci geçerken bir gariplik hissetti. Birkaç adım attı, durdu. Bir an düşündü, nedenini bulamadı, yürüdü. Giderken, ikide bir geriye dönüp dönüp bakıyordu...
***
Pijamalarını alıp, somyanın üzerine attı, çoraplarını çıkarıyordu, eli öylece kaldı. Gözleri ayağında bir şey araştırıyordu, göremedi. Şaşkınlığı gittikçe artıyordu.
Evet, ikinci dönemeçteki devedikeninin hafif çiziği yoktu bileğinde. Her gün geçerken dönemeçteki devedikeni ayağını bir kedi yavrusunun tırmalaması gibi tırmalar, kendisi de dalgınlığına, niçin bu dikenin üzerinden atlamadığına, ya da kökünden kesip atmadığına hayıflanır, sonra gülerdi. Bu gün dikenin çizmediğini kesinlikle anımsadı, îşte yeri de belli değildi. Demek ki, dönemeçte hissettiği gariplik buydu.
Ertesi gün herzamankinden daha erken kalkarak harabelere tırmandı. Bu erken çıkış biraz da devedikenleri yüzündendi. İkinci dönemece varınca şaşkınlığı arttı: Ne dalı, ne kökü, hiç bir iz yoktu. Oracığa çöktü. Duyduğu hayret her an artıyordu. Orada, dikenlerin yerinde çok garip bir çiçek vardı; çapı beş santimetre kadar, onikigen şeklinde, daha doğrusu, şemsiyenin içinin görünümünde bir çiçekti bunlar. Sayıları onaltı taneydi. Şemsiyenin içine karşıdan bakınca sapı tepe noktasından çıkışta nasıl ki radarı andırırsa, bu çiçeklerin de sporları öyleydi. Biçimleri ve renkleri son derece güzeldi. Etraftaki sütleğenler, bayırdikenleri ve devedikenleri arasın¬da bu çiçekler gerçekten gözalıcıydı. Gün boyu gitti geldi onları seyretti.
***
|
|
|
|
|
En çok hayretini uyandıran şey, dimdik bayırda dikenler bile doğru dürüst beslenemezken, bu çiçeklerin korkunç bir hızla gelişmeleri olmuştu. Bir hafta içerisine çiçeklerin çapları onbeş santime ulaştı. Bütün bunlar kendi bilgilerinin dışındaydı, ne yapmalıydı? Oturup düşündü: Liseden bir arkadaşı botanikçiydi, onu aramaya karar verdi.
Ertesi gün hiç bir işe bakmadı, kasabada telefon bekleyip, öğleden sonra arkadaşıyla görüşebildi. Onu birkaç günlüğüne buraya gelmeye razı etti.
Birlikte araştırmaları bir netice vermedi. Bu, dağ başında çözülecek bir sorun değildi. Çiçeklerden birkaç tanesinin çok büyük, çok teşkilâtlı bir laboratuvarda testlere tabi tutulması gereğinde birleştiler. Botanik fakültesi araştırma laboratuvarında bu işin yapılmasını sağladılar. Dört çiçek, toprağı ile beraber saksılara aktarılarak fakülteye nakledildi. Neticeler şöyle tesbit edilmişti;
Çiçekler, her türlü şarta uyum gösteriyorlardı, hem de derhal, korkunç bir çabuklukla. Killi, kumlu, kalkerli, çakıllı, tamamen su içinde, karbonik asitte sonuç olarak en .olanaksız şartlarda bile, kesinlikle uyum yapıp yaşamaya devam edebiliyorlardı. Fizikçiler ise yeni bir şey bulmuşlardı: Belli bir ritm ve frekansla, değişebilen dalgalar yayınlıyordu bu çiçekler, İnterferometrik testler bunu saptamıştı.
Bilim Adamları çiçeklerin, «dünyanın belli bir yaşa ulaşması sonucu oluşabilecek bir bitki türü olduğunda» birleştiler. Oysa, bu bitkiler, devedikenlerinin yerinde oluşmuştu. Aynı santimetrekare toprak üzerinde, ya dikendiler ya da dikenin sinesinde oluşmuş başka bir bitkiydiler.
Genç bir araştırmacı bitkilerin elektron mikroskobunda incelemesini önerdi; iyi fikirdi. Ayrıca, fizikçi bilim adamı kesinlikle bir şey daha saptamıştı; Çiçeklerin taksi hareketi uzayda belli bir noktaya yönelikti. Yoksa sinyalle mi gönderiyorlardı?...
Bilim adamları «sıyrıldık» dedikçe batağa saplanıyorlardı. Çiçekler güncel bir konu haline gelmiş, birçok bilim adamı çeşitli fikir tartışmalarına girişmişlerdi.
Nihayet, Mikroskopla inceleme fikrini öneren araştırmacıya uyularak, alınan parçalar elektron mikroskobunda incelendi; Gerçekler su yüzüne çıkmaya başlamıştı; Çiçeklerin molekül yapıları bilinenlerin çok üstündeydi. Tek söylenecek şey ise şuydu: Çiçekler, belli bir DNA kaynağından, bir gecede RNA'larla programlanmışlardı... Belki de güçlendirilmiş ve hızlandırılmış bir ışın üzerine yüklenen belli frekanslar, belli titreşimler, kaynak DNA'daki tüm özellikleri RNA dizi titreşimleriyle uyarmak suretiyle devedikenlerini programlamışlardı ?... Ve belki de bu yöntem, hayat şartlarını araştırmak için başka bir dünyaya uygulanacak en güzel yöntemdi... Belki de robot füzeler ve roketler kullanmaktan daha geçerli bir yöntemdi... Çünkü çiçeklerin uzayda belli bir noktaya düşük frekanslarla sinyaller gönderdiği kesin olarak saptanmıştı!...
(1977, Sayı:15, Sayfa:7)
|
|
|
|