|
(2)
Mayalar'dan kalan eski eserler üzerinde çalışmalarını yürüten Marshall Hunter ve arkadaşlarının başına tuhaf olaylar gelmiştir. John Rommer ve Bob Grant, garip bir kara prizma ile karşılaşırlar. Marshall Hunter onları evine davet ettikten sonra ise, eski binanın içinde bir çığlık işitilir. Bir Kızılderili ölü bulunur, müzelik eşyaların saklı olduğu odada. Üç arkadaş, suçluyu aramaya koyulurlar.
-Ölmüş... Bir hırsız gibi... Hem de bir Kızılderili...
Kızılderili der demez, Marsh bir şey söylemek için durdu; fakat Rommer sert bir çıkışla onu susturdu. Marsh'ın amcası tarafından toplanmış olan her tür üzeri işaretli taş, biblo, bıçak, vazo ve ıvır zıvır arasında dolaştık... fakat kesinlikle hiçbir şey bulamadık.
Cesedin yanına döndük. Marsh, polis çağırmak gibi bir şeyler mırıldanmaya başladı.
-Henüz değil! dedi Rommer, Bunun yerine, Marsh bize bazı açıklamalarda bulunmalıdır, sanırım!
-Olanlar hakkında kesin bir fikrim yok! dedi Marsh şaşkın bir şekilde.
-Bizi karşılamaya geldiğinde, elinde bir silah vardı. Bu silahı taşıman için, bir nedenin olmalı.
Marsh .tabancasına baktı. Dudaklarını ısırdı. Bekledik... Arkadaşım, kafasındakileri toplamaya çalışıyordu. Cam kutuyu işaret ederek:
-Bu, Coatal Taşı'nın bir parçasıdır, dedi. Bu adı, şimdiye kadar hiç duymuş muydunuz?
Rommer başını salladı. Ben de duymamıştım, fakat ona doğru yürüdüm ve dikkatle inceledim. Taş kırılmıştı ve sadece üçte biri bozuk bir şekilde arta kalmıştı. Geçmişte cilalanmıştı, fakat cilasının çoğu da silinmişti. Girintili çıkıntılı yüzeyinde, düzenli çemberler çizen ince şekiller vardı. Ona bakarken heyecanlandığımı hissettim. Bu şekilleri çizen sanatçı, kendisinden sonra bunları okuyacak kişiye bir mesaj bırakmak istemişti. Yüzyıllar geçmişti. Sanatçı ölmüş, mesaj sonsuza dek canlı olarak kalmıştı.
Ona bakarak, eskiliğini söyleyebilirdim. Eski bir uygarlığa, kayıp bir halka aitti.
-Maya mı? diye sordu Rommer.
Marsh başını salladı.
-Yucatan'da, Maya kalıntılarında bulundu, fakat onlara ait değil. Daha eski pre-Maya'-lara ait.
-Ne?
-Mayaların bulunduğu bölgede yaşamış, daha eski bir topluma ait. Onlar bunu başka bir yerden, beraberlerinde getirmişler veya Yucatan'da bulmuş da olabilirler. Fakat kesiklikle Mayalara ait değil.
-Ne olmuş yani?! diye sözünü kestim. Bu ölüyle ne ilgisi olabilir?
Marsh, derin bir soluk aldı:
-Gördüğünüz gibi, taş kırılmış, hepsi bende değil. Üç parçaya ayrılmış. Bunlardan biri Meksika Devlet Müzesinde, ikincisi Washington'da Smitson'da. Sonuncusunu da amcam bulmuş, buraya getirmiş. Altı hafta önce, Meksika'daki müze soyuldu ve taş çalındı. Başka hiçbir şeye dokunulmamıştı, îki hafta Once Smithson'unkine zorla girildi. Coatal Taşı'ı, bölümünden alındı...
Sözcükler birbirini izliyordu. Soluk almak için durakladıkça, evin çevresindeki rüzgârın ıslığını, rahatlıkla duyabiliyorduk.
-Bu yüzden silâh taşıyorsun, öyle mi? diye sordu, Rommer.
Marsh başını salladı.
-Aptalca bir şey olabilir, ama benim müzeme de bir gün sıra geleceğine inanıyordum.
Gerçekten de saçmaydı. Soyguncular, basit bir taş parçası için, Meksika Devlet Müzesine girmişlerdi. Aynı şekilde Smithson'un koleksiyonuna da saldırı olmuştu. Daha fazla taş parçası için... Aynı taşın son parçası için, küçük kutunun önünde yatan ölü, son kurbandı. Bir ışın tarafından çarptırıldığı sanılan bir adam...
Bu taş parçasını korumaya çalışan, görünmez bir gözcü mü vardı, bu odanın içinde? Taşın kendisi mi, yoksa üzerindeki mesaj mı önemliydi? O eski sanatçı, bu kara yüzey üzerine ne anlatmak istemişti, şu garip desenleri çizerken? Onun ölüsünden bu yüzyıla hangi kuvvet geçmişti ki, ışık gücüyle bu adamı saf dışı etmişti? Bilimin anlamadığı güçler mi vardı, dünya üzerinde?
-Niçin... bu taş, böylesine değerli?! diye söylendim.
Marsh yutkundu:
-Bende, diğer kısımlarının da fotoğrafları var. Dilimize bu yazıyı çevirmeye çalışıyordum. Klasik Maya yazısına benzer, kabartma bir glyph. Maya dilinin tamamı henüz çözülmüş durumda değil. Fakat bazı ipuçları ve tahminlere göre...
Bir titreme, baştan ayağa arkadaşımı sarstı. Dişleri çarpmaya başladı ve söylemek istediği bir şeyi açıklamaktan çekinir gibi dudakları kısıldı, konuşmak istemedi. Konuşmaktan, düşürdüğünü söylemekten korkuyordu.
Yerde bir ceset, çevremizde bir yığın eski kalıntı ve cam bir kutu içinde siyah bir taş... Rommer onu dürtünce, Marsh fısıldadı, nihayet:
-Dış çemberdeki yazıyı çevirebildim. Diyor ki: "Şeytanca düşünen, uyuyor. Uyanmadan önce mutlaka yok edilmelidir!"
Fısıltısı duyulmaz hale geldi, sonra tekrar belirginleşti:
-Bir çok yerini tahmin ettiğim çeviri çok zor anlaşılıyor. Sanatçı, gerçekte kendisi için neyin korkunç olduğunu açıklamaya çalışmış. Onun, niçin korkunç olduğunu açıklamamış, Gücüne hiç değinmemiş. Fakat ona çok sayıda adaklar verildiğini ve bunlardan dolayı, düşünenin yıllarca uyumaya mahkûm olduğunu sanmakta.
|
|
|
|
|
Marsh, müthiş ciddiydi. Onun sadece geçmişteki korkulu şeylere değil, Coataİ Taşı'nın bölümlerinin hırsızlar tarafından soyulması sonucu, adı geçen şeyin yeniden hayat bulmasından ya da uyanmasından korktuğunu görebiliyordum.
Marsh bunlara inanabilirdi, ama benim böyle şeylere inanmam zordu. Bu yıllarda, canavarların modası geçmişti. Mevcut bilim, bunların çoğunu açıklayabiliyordu. Birden evin önünde arabamızı durduttuğumuz sırada karşımıza çıkan kara prizmayı, görünmez hale gelip gözden yitişini ve yaydığı çıngırtıları anımsadım. Evin dışında bir kara prizma, içinde bir kara taş parçası ve bu taşı saklayan kutunun önünde de ölü bir yerli!
Rommer'in ani sorusu, beni düşüncelerimden sıyırdı:
-Seninle birlikte bu evde bulunan ikinci kişi kimdir, Marsh?
Bu sözcüklerin, herhangi bir şeyle ilgisi yoktu, aniden söylenmişti. Şaşkın bir şekilde yüzüne bakakaldım.
-Hiç kimse! diye yanıtladı, Marsh. Bir ahçırn ve bir hizmetçim var, fakat onlar evin arkasındaki kulübede otururlar. Bahçıvan günaşırı gelir. Burada, benimle birlikte kimse oturmaz.
Rommer:
-Birinin evin içinde son derece yavaş yürüdüğünü duyuyorum, diye fısıldadı. Biri veya bir şey... ne olduğunu söyleyemem, ama şu anda kapının dışında bizi dinliyor.
ECLA
Biri veya bir şey... Ensemdeki tüm saçların dikildiğini hissettim. Şu meşeden kapının ardındaki -insanlığın başlangıcından gelen bir şey veya bir insan, Coatal Taşı'nın yeni olduğu çağlardan gelen bir yabancı yaratık- kim olabilirdi?
Marsh gözlerini kırpıştırdı, kapıya doğru yürüdü.
Rommer onu durduttu. Rommer, aslında bir general olmalıydı. Eh tehlikeli durumda bile, en iyi düşünen oydu. Ve hiçbir şeyi kolay kolay unutmazdı.
-Yakala onu, Marh! diye fısıldadı. Bob ve ben, kapıyı açacağız. Sen burada dur ve ardımızı kolla. Duvara sırtını daya, böylelikle kimse bizi ardımızdan vuramaz!
-Arkamızdan?..
-Kısa zaman önce, bu odada bir adam öldü! diye yanıtladı, Rommer. Onu öldüren şeyi aradık, ama bulamadık. Halen burada olması gerekir. Eğer sırtımızı dönersek...
Marsh karşılık vermedi. Duvara sırtım dayadı, silahıyla tüm odayı gözden geçirerek, arkadan bizi korumaya başladı.
Ayakuçlarında kapıya vardık, dışarıyı dinledik. Herhangi bir ses duyulmuyordu. Rommer'in çehresi donmuş gibiydi. Kapı kolunu kavradı, aniden açtı. Eşikte kimin olduğunu görüverdim.
Bu bir adamdı. Bir insan! Soluğumu tutmuştum. Rommer'in silahı ona döndü.
Davetsiz konuğumuz silahtan anlamıyordu, ya da buna dikkat etmemişti. Kapı açıldığında çömelmiş durumdaydı; hızla ayağa kalktı. Rommer, onun insan olduğunu fark edince, tetiği çekmekten çekindi. Bir an durakladı. Davetsiz konuk, Rommerin elindeki tabancaya bir tekme yerleştirdi ve geri dönüp kaçmaya başladı.
Herhangi bir futbol sahasında yapılabilecek harika bir çalımla, kaçağa bir omuz vurdum. Araba çarpmış gibi savruluverdi. Onun hareketsiz kalacağını düşünmem bir hataydı. Tekmelemeye, yumruklamaya, tırmıklamaya, ısırmaya başladı. Rommer herhangi bir kötü durumda silahını kullanmak üzere hazır bekliyordu.
«Tamam oğlum!» dedim kendi kendime. «Şimdi sıra sende!»
Şansımı kolladım ve çenesine güzel bir yumruk yerleştirdim. Bu onu sarstı. Yere yuvarlanırken, doğruldum. Sık sık soluk alan gevşemiş gövdeyi odaya taşıdım.
Marsh, sırtı duvara dayalı, sudan çıkmış balık gibi titriyordu. Davetsiz konuğu yere bıraktım. Bir çömlek su, onu hayata döndürüverdi. Ayakları üzerinde doğruldu, yüz yüze geldik. Başından kepi düşmüştü. Uzun siyah saçlarına bir göz atınca, hata işlediğimizi anladık.
Bu, erkek değildi. Bir kızdı!
Kahverengi derili, kara gözlü, siyah saçlı, fena halde korkmuş, dövüşken bir kız!
Rommer, gerçeği fark edince bir ıslık koyverdi. Tabancasını cebine yerleştirdi. Yabancı eğer kız değil de erkek olaydı, herhalde böyle bir davranışta bulunmazdı.
Kız yüzümüze baktı, gözleri ateş saçıyordu, yanakları kızarmıştı. Rommer'den, Marsh'a, ondan bana dönüyordu ve zannederim boğazı¬ma sarılmak üzereydi. Birden, yerdeki adamı gördü. Tavrı aniden değişti. Hepimizi unutmuştu. Müthiş korkmuştu. Ölüyü görünce, dehşete kapılmıştı.
Kahverengi teni bembeyaz oldu, ellerini yüzüne kapadı. Duyamadığım bir şeyler fısıldadı ve ölünün önünde dizüstü çöktü. Göğsündeki yanık deliğe bir göz attı ve dehşet içindeki yüzü bize döndü:
-Sathanas (Şeytan) uyanıyor! diye fısıldadı. Sonra bayılıverdi.
-Ona içecek bir şeyler getireyim! dedi Rommer. Acele dışarı çıktı.
-devamı Sayı:17, Sayfa:20-
1977, Sayı:16, Sayfa:21
|
|
|
|