ba_l_k_yaz_s_.derg_.5.jpg

1977, SAYI:13
KEŞİF
BİN YILLIK BAĞ
UNA-2
AY'ın SIRLARI-1
BK'nun TARİHÇESİ-4
KAPTAN KIRK KONUŞUYOR
İNGİLTERE'de BK AKIMI
BERMUDA ŞEYTAN ÜÇGENİ
PİRİ REİS HARİTALARI-1

UNA-2


una.ba_l_k.jpg

(2)
Hayvanları Koruma Müfettişleri olan Alfred ve John, Membury Köyünden gelen kişilerin, çevrede bir süredir cereyan eden garip olaylar dolayısıyla, uykularının kaçtığını öğrenirler. Köye yakın Membury Şato'su, bu ara pek tekin sayılmamaktadır, iki arkadaş, şatoya giderler ve John'un eski okul arkadaşı Dr.Dixon ile tanışırlar.

-Alfred!., diye söze başladım, ama o beni hışımla susturdu:
-Beyefendi! Bu evde olup bitenlerden polisin haberi olursa, ne duruma düşeceğinizi biliyor musunuz?

Dixon, yumuşak başlılıkla:
-Sonunda beni polise ihbar edeceğiniz aklıma geliyordu, dedi. Fakat konunun bu yöne dökülmesini hiç istemem. Olanları anlatırsam, bana hak vereceğinize inanıyorum.

Dixon, hiç kimseye hak vereceğe benzemeyen Alfred'i dalgın dalgın süzerek, konuşmasına devam etti:
-Ben, hiçbir canlı yaratığa işkence etmedim, hatta onlara dokunmadım bile. O garip yaratıkları ben yarattım.., yani yoktan var ettim!

Ne Alfred, ne de ben, onun sözlerinden bir şey anlayamamıştık. Fakat Alfred, anlamış bir tavır takındı:
-Dalga geçiriyorsunuz, bizimle! Bu işe hiç yoktan başlayamazsınız, mutlaka elinizde canlı bir örnek gerekir.

Dixon başını hayır anlamında salladı:
-Dediğim doğrudur! Yaratıkları ben yaptım, ben can verdim!
-Yani sen, canlı yaratıkları yarattığından mı söz ediyorsun? diye kuşkuyla sordum.

Dixon:
-Evet! diye yanıtladı. Gerçekten de, cansız maddeye can verecek kudreti buldum.
Uzun bir sessizlik oldu. Alfred, itiraz edebilme gücü bulunca:
-İnanmadım! dedi. Kanıtlamanız gerekir...

Dixon, gayet yumuşak bir tavırla:
-Kanıtlayamazsam, buna kimi inandırabilirim? diye mırıldandı. Yarattıklarımın zavallılıkları ya da ıstırap çektikleri iddiaları ise tamamen yersizdir, bay Alfred. Aksine, onları gereğinden fazla şımartıyorum, diyebilirim. Zira hepsi de emek ve masraf sonucu ortaya çıkmıştır. Hem... Yeryüzünde asla bulunmayan bir hayvan türüne işkence ettiğimi de kanıtlamanız gerekir, değil mi?

Alfred sadece:
-İnanmıyorum, diye tekrarladı.

Dixon başını salladı.
-Lütfen benimle içeri gelir misiniz? Laboratuara girdiğimizde, Bili Person'un perde aralığından pek az şey gördüğünü anladım. Gerçekten de duvarın dibinde büyük kafesler sıralanmış duruyordu. Bu geniş ve büyük odada neler yoktu ki... Frankeştayn'ın laboratuarı gibiydi, diyebilirim.

Alfred'in gözleri, bir köşede duran ameliyat masasına takılmıştı. Masanın kenarında parlak sivri bir yığın aygıt vardı. Arkadaşım, merakla o yana doğru seğirtti.. Besbelli, bu masa üzerinde kesilip biçildiklerini düşündüğü yaratıklarla ilgili kan izlerini arayacaktı.

Dixon, telaşa kapılmadan, onu izledi. Bir çekmeceyi açtı ve içinden bir insan kolu çıkararak:
İşte sizi ve zavallı Bili Parson'u ürküten şey! dedi.

Bu kol ve ucundaki el, gerçekten de insan yapısına çok benziyordu, fakat dikkatli bakılınca, yapay olduğu anlaşılıyordu. Çünkü derisi kırışıksızdı ve parmaklarında tırnakları yoktu. Kolun öbür ucundan ise, madensel çubuklar çıkmaktaydı.

Alfred merakla:
-Bu nedir? diye sordu.
-Kemik olarak şimdilik çelik çubuklar kullanmaktayım. İlerde Plastik kemik yapmayı düşünüyorum.

Alfred şaşırmıştı. Araştırdığı halde, çevrede herhangi bir canlı hayvan izine rastlayamamıştık.
-Fakat bu yapma kola ne gerek var? diye mırıldandı. Bütün bunların anlamı nedir?

-Sırayla yanıtlamaya çalışacağım, sorularınızı. Bence kol, insanın sahip olabileceği en yararlı ve kullanışlı aygıttır. Bu yüzden, kolu gerekli görüyorum. Tüm gördüklerinizin ve olanların anlamına gelince, demin de değindiğim gibi, cansız maddelere can verme sırrını buldum. Sonuç olarak, kusursuz bir canlı yaratmaya karar verdim. Bana miras kalan milyonların yardımıyla bu laboratuarı kurdum. Köylülerin gördükleri o yaratıklar, benim ilk deneylerimden ikisiydi. Düşünce yetenekleri yoktu.

Dehşet içinde kalmıştım.
-Yoksa düşünebilen yaratıklar üzerinde mi çalışıyorsun? diye mırıldandım.

-Bunu başardım bile! dedi Dixon sevinçle. Bir dişi yarattım... Kusursuz bir dişi... Beyni bizimkinden biraz daha büyük... Muhakeme yeteneğine de sahip. Sadece tecrübesi yok... Mamafih, beyni tamamen geliştiği için, öğrenme yeteneği, hayret edilecek düzeyde, göreceksiniz!
-Bu dişiyi, yani... Hanımı görebilir miyiz?

Dixon, omzuma dostça vurdu:
-Eskiden beri sabırsızsındır, dostum. Hele biraz bekle... Arkadaşına, canlı hayvanlara işkence etmediğimi kanıtlamak istiyorum.

Köşede duran bir dolabı açtı. İçinden şekilsiz, beyaz bir külçe çıkardı. Dolaptan dışarı, bir ecza kokusu yayılmıştı. Dixon,külçeyi masanın üzerine yatırdı. Bu şekilsiz şeyin iki yanından, kollar uzanmaktaydı.
-İşte beyler, Billi Parson'un öcüsü bu! Şimdi yakına gelin de dikkatle bakın, bakalım! Bu nesnenin halihazırda cansız olduğuna kanaat getirin ki, sonradan işkence filan ettiğimi söylemeyin.

Alfred yaklaştı ve nesneye kalın camlı gözlüklerinin ardından şüpheyle, birazda tiksinerek baktı. Elini ürkek ürkek uzattı ve şekli parmağıyla dürttü. Sonra:
-Cansız! dedi.
-Mükemmel. Onun ne olduğuna dair size açıklamada bulunmayacağım, çünkü bu benim sırrımdır. Seyredin şimdi...

Elektrik fişlerini hazırladı, ilaç tüpleri ile bir sürü karmaşık hazırlıkta bulundu. Bir enjeksiyon iğnesiyle açık mavi bir sıvı doldurdu ve nesnenin üç yerine enjekte etti. Biraz bekledikten sonra, elektrik düğmeleri ile oynadı:
-Şimdi beş dakika beklememiz icap ediyor. İsterseniz bu beş dakikayı, hareketlerimin hangisinin suç olduğunu düşünerek geçirebilirsiniz.

Gergin bir sessizlik oldu. Üç dakika kadar sonra, masa üzerindeki şekilsiz nesne, içinden gelen kalp atışlarına uyarcasınan hafif hafif ürpermeye başladı. Hafifçe yana doğru yuvarlandı, kolları uzandı, elleri, masanın kenarına tutmak istercesine kıvrılmaya, bükülmeye başladı.

una.3k.jpg

Korkudan bağırdığımı sanıyorum. Gözlerimle görünceye kadar inanmamıştım, ama işte... Dixon, cansız bir nesneye can vermişti.

-Bu gördüğünüz, benim deney kobayımdır, dedi, Dixon. Herhangi bir fikri ya da organı, onun üzerinde denerim.

Tam bu sırada, Alfred bir çığlık attı. İşin içinde hokkabazlık, göz bağcılığı olup olmadığını anlamak için, masa üzerinde kımıldayıp duran nesneye dokunmuş ve birkaç yüz voltluk bir elektrik cereyanına kapılmıştı.

Kısık bir sesle:
-İstersen, o kusursuz dişiyle tanışalım artık! dedim.

Dixon başını salladı:
-Hay hay... İsmini Una koydum, çünkü yeryüzünde hatta dünya tarihinde bir eşi daha yoktur.

Önümüze düştü ve bizi, odadaki en büyük kafesin yanına götürdü. Tatlı bir sesle:
-Una, gel buraya kızım! diye içeriye seslendi.

Dixon'un kızı, Una, bu kusursuz hanım meydana çıktığı zaman, soluğumu tuttum... Onu nasıl tanımlayabileceğimi bilemiyordum.

Parlakça bir maddeden yapılmış, koyu renkli bir koni düşünün... Bu koninin hafifçe yuvarlanmış sivri ucu yerden şöyle böyle 2 m kadar yükseklikteydi. Alt kısmı ise 1.5 m çapındaydı. Yan taraflarından dört kol çıkıyordu. Bütün bu ağırlık ise, silindir biçimli üç tane kalın bacağın üzerinde duruyordu.

Koninin tepesinden 20 santim kadar aşağıda, kalın göz kapaklarının ardından kırpışmadan bizi izleyen bir çift göz vardı.

Bir an, çığlıklar atarak kaçmak geçti içimden. Dixon ise, gururla eserini seyretmekteydi.
-Seni görmeye gelen konuklar var, Una! dedi.

Nereden çıktığı belli olmayan, titrek, derin, kalın bir ses:
-Hele şükür! diye gürledi. Ne zamandır bunu senden istiyordum...

Alfred, dehşet içinde:
-Aman Yarabbi, bu acayip nesne konuşabiliyor mu? diye sordu.

Kırpışmayan gözler, ona çevrildi. Kalın ses:
-Bunu beğendim! diye gürledi. Camdan gözün, pek hoşuma gitti.

Dixon:
-Kes sesini, Una! diye onu azarladı. Senin sandığın konuk, bu değil!

Bize döndü, açıklama gereği duyarak:
-Tecrübesi kıt olduğu için, her dediğimizi anlayamaz, ama gene de dikkatli olmak gerekir, dedi. Çünkü demin de dediğim gibi çok zekidir. Onu kızdırırsak, bizim zararlı çıkacağımız muhakkak... Görünüşünün sizi Şaşkına çevirdiği doğal!.. Ama izin verirseniz anlatmak istiyorum: Maksadım, Kusursuz bir canlı yaratmaktı. Bence insan kusurludur, bu yüzden de insanları örnek almadım. Daha doğrusu, insanın iyi taraflarını alarak, kusurlu yönlerini düzeltmeye çalıştım.

Farkında olmadan:
-Pek iyi etmişsin! diye mırıldandım.

Alfred ise, dikkatle Una'yı süzüyordu. Nihayet:
-Böylesine büyük bir hayvanı, böyle küçük bir yere kapatmayı doğru bulmuyorum! diye fikrini açıkladı.

O nereden çıktığı belli olmayan sesin:
-Onu beğendim! dediği duyuldu. Yüreği iyi... Bana yeter!..

Alfred irkilmişti. Dixon ise ne onun, ne de Una'nm dediklerine aldırış etmeden konuşmasını sürdürüyordu:

-Sözgelimi Una'nm başı, gövdesinden ayrı değildir. Çünkü gövdeden boyun ile ayrılan insan başı, bence pek çok tehlike ile karşı karşıyadır. Mamafih, gözlerinin yukarıda olması gerekiyordu. Una'ya üç göz taktım, bir tanesi de arka tarafındadır. Böylelikle her yönü rahatlıkla görmesi için, başını çevirmesi gerekmez. Arkası dönükken, bir saldırıya uğraması da olanaksızdır. Gövdesinin şekli ve plastik kabuğunun sertliği, onu birçok darbeden koruyacak güçtedir. Beynini de, herhangi bir şoktan korumak ve iyice emniyete alabilmek için, gövdesinin ortasına yerleştirdim. İnsan beyni, bence çok nazik bir yerde olduğu için, mahzurludur, Una'nın midesi ise, beynine göre, daha yüksektedir.

-devamı sayı:14, sayfa:19'da-

1977, Sayı:13, Sayfa:20


bilimkurgu@x-bilinmeyen.com