|
1977, Sayı:12, Sayfa:22
Arkadaşım Alfred Weston ile sohbet ederken, Membury köyünden gelen heyet paldır-küldür içeri doluşuverdi. Bu kadar insanı bir arada görmek, Alfred'i memnun etmişti; çünkü önemli bir olayın olduğunu anlamıştı. Bunda da yanılmadı, tabiî. Hep bir ağızdan heyecan içinde konuşmaya başlayan köylülerin anlattıkları hem önemli, hem de tuhaftı.
Köyün sütçüsü Tim Darrel, nihayet derdini düzgün cümlelerle açıklayabildi:
-Efendim, evvelki sabah sokağa çıktığımda, inanılmaz bir manzarayla karşılaştım, öylesine şaşırdım ki, avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım. Bütün köylü, sesimi duyup kapılara, pencerelere koştu. Sokağın ortasında duran o iki acayip yaratığı görünce, başkaları de benimle birlikte bağırmaya başladılar.
Köylüler, onun heyecanına bir kez daha katıldılar ve başlarını sallayarak, elleriyle birtakım işaretler yaparak, evvelsi sabah gördüklerini tanımlamaya çalıştılar. Anlayabildiğimiz kadarıyla, bu iki garip yaratık, ard ayakları üzerinde dimdik duran kaplumbağalara benziyorlarmış.
-Boyları 2 metreye yakın birer heyulaydı! diye devam etti, Tim Darrel. Gövdeleri tamamen yuvarlak pullardan oluşmuş kalın kabuklarla örtülüydü. Kafaları insan kafası büyüklüğünde, fakat çıplak ve parlaktı, îri gözlerinin hemen altında, burun... daha ziyade gaga gibi birer çıkıntı vardı. Ciltleri kalın, bağamsı bir dokuya sahipti.
Gerçekten de inanılmaz bir durumdu, bu. Alfred'le birbirimize bakıştık. Yürüyen kaplumbağalar... Mantığın alabileceği bir şey değildi... hem de 2 metre boyunda... Darrel, şüphelerimizden habersiz, devam ediyordu:
-Dahası var... Yaratıkların gövdelerinin yan tarafında, arka ve ön kabuklarının birleştiği yerde iki tümsek vardı. Bu tümseklerden ise ikişer insan eli çıkıyordu!
Artık dayanamadım:
-Tabii canım, boşuna telâş etmişsiniz! diye elini salladım. Münasebetsizin biri, size kötü bir oyun etmiş!
Sözlerim, köylüler üzerinde soğuk duş etkisi yapmıştı. Sustular ve dik dik yüzüme baktılar. Gücenmiş, bir tavırla dudaklarını büktüler.
İhtiyar semerci Halliday, öfkeyle bağırdı:
-İlk önce biz de böyle sanmıştık. Ama birazdan fikrimizi değiştirmek zorunda kaldık; çünkü bu yaratıklar silah tehdidinden anlamıyorlardı. Kafam kızıp üzerlerine iki - üç el ateş ettim, bana mısın demediler!
Başka bir köylü, onun ağzından cümleyi kaptı:
-Merakımıza yenilip birer - ikişer sokağa döküldük, bu kez telâşlanmışlardı. Birbirlerine haşin bir tavırla bir şeyler söylediler ve paytak adımlarla kaçmaya başladılar. Biz de peşlerine takıldık. Yaratıklar, nereye gittiklerini bilmeden koşuyorlardı, sanki. Dosdoğru, bataklığın yolunu tuttular. Bütün ihtarlarımıza rağmen bataklığa girdiler, çamura saplandılar ve gözden yittiler.
Tim Darrel başını salladı :
-Epey düşündük ve olayı polis yerine Hayvanları Koruma Müfettişleri olarak size duyurmaya karar verdik. Eh, ne de olsa, olay hayvanlarla bizim aramızda geçmişti...
Alfred:
-Bu mesele bizi nasıl ilgilendirir bilemiyorum, diye başını kaşıdı. Hatta sizin aleyhinize bile olabilir, çünkü siz bu zavallı yaratıkları korkutmuş ve ölümlerine sebep olmuşsunuz.
Arkadaşım Alfred biraz patavatsız bir insandı, fakat bu halinin, hayvanlara duyduğu ilgi ve sevgiden ileri geldiğini sanıyorum. Gerçekten de mesleğine aşık bir insandı. Yaptığı iş, rasgele bir iş değil, kutsal bir görevdi, sanki.
Köylüler, sinirli homurtularla birbirlerine sokuldular. Bir savunma duvarı örmüş gibiydiler. Biri:
-Anlatacaklarımız bitmedi, dedi. Yaratıkların izlerini geriye doğru izledik ve Membury Şatosu'na dek gittik.
-Bu şato kime ait? diye sordum.
-Dr. Dixon diye birininmiş.
Bill Parson çekingen bir tavırla söz aldı. Sanırım anlattıkları yüzünden, onun hakkında ters düşüneceğimizden korkuyordu. Kasketini didikleye didikleye, şöyle dedi:
-Ben. ... hayatımı kaçak tavşan avlayarak kazanırım... yani başkalarının arazilerine izinsiz girerim... şey... yine bu şekilde... Membury Şatosu2nun arazisinde dolaşırken... üç ay önceydi... bir gece, Dr. Dixon'un şatoya ilâve yaptırdığı kısmı merak etmiştim... Zira koca şato dururken, bu ek kısım, çok kişinin dikkatini çekmişti. Perdelerin arasından ışık sızıyordu. Yaklaştım ve içeriye bir göz attım.
Bili, burada durakladı ve bir ürperti geçirdi. Gördüklerini anımsamış ve yeniden korkuya kapılmıştı:
-Tuhaf şeyler vardı, içerde. İlk gözüme ilişen, duvarın önüne dizilmiş kafeslerdi. Kalın kalın çubukları vardı... Işık ters düştüğü için, içlerinde ne olduğunu fark edemedim... ama söyleyin efendiler, namuslu bir adamın evinde, kafes ne gezer?!..
Yüzlerimize dik dik baktı ve sözlerinin etkişini ölçmeye çalıştı. Köylüler heyecanlanmışlardı, ama bizim halimiz çok soğuktu, doğrusu.
-Sonra... daha iyi görebilmek umuduyla, bir taşın üstüne çıktım. Odanın ortasında, müthiş bir manzara vardı. Çok korkunçtu, bayağı tüyler ürpertiyordu!
Sabırsızlıkla:
-Neydi bu müthiş manzara? diye sordum.
-Nasıl anlatmalı, bilmem ki!. . O şey, masanın üzerinde yatıyordu... ille de bir şeye benzetmek gerekirse, puf bir yastık gibiydi. Hafif hafif kıpırdıyordu. Adeta için için kıvranıyordu, diyebilirim. Hani toprakta kurtlar nasıl kıvrıla büküle hareket ederler, aynen o şekilde...
|
|
|
|
|
YAZARLARI TANIYALIM
Eserleri ile ölümsüzlük kazanan J. Wyndham, Bilim kurgu altın çağının en büyük isimlerinden biridir. Galle'li bir avukatın oğlu olan yazar, Worwickshire'in ufak bir kasabasında, 1903 yılında dünyaya gelmiştir. Asıl adının John Wyndham Parkes Lucas Beynon Harris olması, ona, eserlerinde çeşitli imzalar kullanma olanağı tanımıştır.
Polis öyküleri yazarak yazı hayatına atılan Wyndham, 1929 yılında Amazing Stories Dergisinin etkisiyle bilim kurguya merak sarmıştır. Amerika'ya gitmiş ve Air Wonder Stories için yazılar hazırlamış, Astounding ve daha sonra 1950'lerde Collier's dergilerinde yazmaya devam etmiş, bu arada roman çalışmaları da yapmıştır.
Eserlerinde, belirsiz bir kötümserlik vardır, fakat hiçbir zaman gerçekçilikten uzaklaşmamıştır. Bazı eserleri filme de alınan yazar, 1969 yılında ölmüştür.
Jonh WINDHAM - ÖRNEKLER
**********************
Doğrusu anlayamamıştım.
-Hepsi bu mu? diye sordum.
Bili hafifçe gülümsedi. Anlayışsızlığımla alay eder gibiydi:
-Hayır... dedim ya, iki yanından eller çıkıyordu... bir çift insan eli...
@@@
Sonunda konuyla ilgileneceğimizi söyleyerek köylüleri başımızdan savdım. Kapıyı artlarından örttüm. Arkadaşıma döndüğümde, Alfred'in gözleri tehlikeli ışıklarla parlıyordu:
-Mesele büyük John, dedi. Sanının, müthiş bir caninin izi üzerindeyiz!
-Haydi haydi, dedi, Alfred!.. Bu kadar büyütme... köylüler ilgi uyandırmak için, uyduruyor olmalılar.
Fakat sesimi ona ulaştıramadım. Odanın içinde üç aşağı, beş yukarı dolaşıyor ve kendi kendine söyleniyordu:
-Müthiş bir cani! Tanrının işine karışan, doğa kanunlarına meydan okuyan bir deli... Masum hayvanları işkence ile parçalayan, onlara başka şekiller vermeye yeltenen bir kasap... herhalde işlediği cinayetleri birer buluş olarak isimlendirip gururlanıyordur.
Alfred'in heyecanını ve kafasından geçenleri anlamaya başlamıştım. Herhalde gördüğü korku filmleri, hayal gücünü ters yönde çalıştırıyordu. Fakat sonradan başımıza gelen olaylar, bu kurduğu şeylerin bile ne denli hafif olduğunu bize gösterecekti.
Ertesi gün Alfred ve ben, Membury Şatosu'nun kapısını çalıyorduk. Kapıcıya isimlerimizi verdik ve efendisini görmek istediğimizi bildirdik. Adam, hoşnutsuz bir tavırla, içeriye telefon açtı. Yüzündeki ifadeden, efendisinin bizi kabul etmek istemeyeceği izlenimi okunuyordu. Karşıdan gelen cevabı duyunca gözleri hayretle açıldı. Bize döndü ve duyduklarına inanmamış bir tavırla:
-Sizi kabul edecek! dedi. Kendisi şu anda, binanın yeni kısmında bulunuyor!
Şatonun, tuğladan olan yeni kısmı, umduğundan daha büyük olmasına rağmen tek katlıydı. Biz yaklaşırken kapı açıldı ve eşikte uzun boylu biri göründü. Hayretle:
-Dixon! Vay canına!. . diye bağırdım. Tevekkeli, bu denli rahat huzura kabul edildik.
Dixon, eski içtenliği ve yakınlığı ile elimi sıktı. Hatırımı sordu. Onu, arkadaşıma tanıttım:
-Üniversitemden arkadaşım Dixon! Dixon'un okulu bitirince biyoloji hocalığı yaptığını, sonra da milyonluk bir mirasa konduğunu duymuştum. Demek bu şato... bu da o mirasla ilgiliydi.
Alfred, onun elini sıktı, ama yüzü asıktı. Dixon ile samimi olmamı hoş karşılamamıştı, belki de düşmanla birlik olduğumu sanıyordu.
Dixon'un daveti üzerine içeri girdik. Hemen şahane bir koltuğa kuruldum. Alfred ise, bir caninin konukseverliğine karşılık vererek ilerde zor durumda kalmamak için, ayakta durmayı tercih etti.
-Dixson, köylülerin senden şikâyeti var! . diye söze başladım.
Anlatılanları bir bir ona ilettim. En son, kaplumbağalardan söz ederken, arkadaşım içini çekti:
-Dernek öyle! Ben de, başlarına ne geldiğini merak etmeye başlamıştım!
-Demek itiraf ediyorsunuz! diye bağıran Alfred'in sesi heyecandan çatlak çıkıyordu. O iki zavallı yaratıktan sorumlu olduğunuzu kabul ediyorsunuz?!
-Tabii kabul ediyorum! diye başını salladı, Dixon. Ama zavallı olduklarından haberim yoktu... Siz nereden çıkardınız, bunu?
-Sözlerimi şaka ile karşılayacak durumda değilsiniz, sanırım! Çılgınca kaprisleriniz yüzünden doğal biçimlerini yitiren, kim bilir ne tür akıl almaz işkencelere maruz kalan bu çaresiz zavallı yaratıkların, yaşamlarından memnun olduklarını mı iddia edeceksiniz?
-devamı sayı:13, sf:20'de-
|
|
|
|